VENEZUELA GEZİ ve BİLGİ NOTLARI 2012 - 2014

2012’den 2014’e kadar 2 sene Venezuela’da, çalıştım ve yaşadım. Çok değerli arkadaşlıklar edinip Venezuela’yı ve Venezuelalıları daha yakından tanıma fırsatı buldum. Orada yaşadığım için bu notları, gezi notu olarak değil, Gezi ve Bilgi Notları olarak sunmayı doğru buluyorum.

Venezuela’ya gittiğimde, Hugo Chavez başkandı. Her ne kadar ülkede, Chavez’e karşı bir muhalefet olsa bile, Chavez’in; özellikle, kendilerine yeni bir dünya yaratılan orta ve alt sınıf halk tarafından ne kadar çok sevildiğini gözlerimle gördüm.

Chavez, Venezuela bağımsızlık hareketinin lideri olan Simon Bolivar’ın hayranı. Simon Bolivar, El Libertador (Kurtarıcı) olarak anılan, Venezuelalı bir askeri ve siyasi lider. Venezuela, Bolivya, Kolombiya, Ekvador, Peru ve Panama'nın İspanyol İmparatorluğu'ndan bağımsızlığı için mücadele ettiğinden, tüm Güney Amerika’da, ama özellikle Venezuela’da, çok sevilen ve önem verilen, milli bir simge. Bolivya’nın adı Simon Bolivar’dan geliyor. Venezuela’nın resmi adı ‘’ Bolivarian Republic of Venezuela’’ yani Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti. Venezuela para birimi de Bolivar. Simon Bolivar, gücünün zirvesindeyken, Arjantin sınırından Karayip Denizi'ne kadar geniş bir bölgeyi yönetmiş. 1830’da, 47 yaşındayken, veremden ölmüş.

Chavez ise, henüz genç bir yarbayken, orduda, Bolivarizm adıyla, emperyalizme karşı gizli bir hareket oluşturup 4 Şubat 1992’de yolsuzluk batağındaki Venezuela yönetimine karşı bir darbe girişiminde bulunmuş. Darbe başarısızlıkla sonuçlanmış, teslim olması istenmiş. Kendisi haricinde darbeye karışanların hepsinin serbest bırakılması ve televizyonda bir konuşma yapması şartı karşılığında teslim olmuş ve hapse atılmış. Chavez, müthiş bir hatip. Çok uzun konuşabiliyor. Hararetli ve ikna edici konuşuyor. Bu vesileyle, televizyonlardan halka kendisini tanıtma fırsatını bulmuş. 1994’te, yolsuzluk nedeniyle devlet Başkanının hapse atılması sonunda, yeni Başkan tarafından affedilerek hapisten çıkmış ve fiili olarak politikaya atılmış. 1998’de Başkanlığa aday olup %56 oy oranıyla Başkan seçilerek, yoksulları gözeten “Bolivarian” politikalarını uygulamaya başlamış. Ülkenin resmi adını “Bolivarian Republic of Venezuela” olarak değiştirip yeni Anayasayı uygulamaya koymuş. 2000 seçimlerini de başarıyla kapatmış. Uyguladığı politika, yoksullar tarafından desteklenirken, sermaye çevrelerinin tepkisini çekince, 11 Nisan 2002’de PDVSA’da (Venezuela Milli Petrol Şirketi) başlatılan ve gittikçe yayılan bir grev dalgası ile istifa talepleri üzerine bir grup asker tarafından ülkede askeri dikta ilan edilerek Chavez göz altına alınmış, Anayasa lağvedilmiş. Askeri dikta tarafından kurulan hükümet, Amerika ve İspanya tarafından anında tanınmış. Ancak işler Şili’de Allende’nin devrilmesindekinden farklı cereyan etmiş ve askeri cunta, beklemediği bir tepkiyle karşılaşmış. Venezuela’nın her köşesinden Karakas’a gelen binlerce Chavez taraftarı, bazı askeri birliklerinde desteğini alarak, Başkanlık sarayını kuşatarak kansız bir şekilde Chavez’i 47 saat sonra yeniden göreve getirmiş. Chavez, politikasının çıkış noktasını anti-emperyalizm olarak görüyor ve 21. Yüzyıl sosyalizmini inşa ettiğini söylüyor.

sosyalizmini inşa ettiğini söylüyor. 2006’daki seçimlerde oy oranını % 63’e çıkartmış Chavez. Benim, Chavez ve sistemi ile ilgili olarak algıladığım şu: Birincisi, muhteşem bir hatip. Benim bulunduğum dönemde, yoğun kanser tedavisi görmesine karşın, hala televizyonda canlı yayınlarda neşeyle, uzun uzun konuşuyordu. Chavez’e göre Bolivaryan Sosyalizm; dayanışma, kardeşlik, sevgi, adalet, özgürlük ve eşitlik ilkeleri ile beslenen, devletçiliğe ağırlık veren, özel mülkiyetin sosyal amaç ve çıkarlar için kullanılmasına teşvik edildiği, Rus ve Çin’de uygulanan Marksist politikalar ile

İsveç’te uygulanan sosyal demokrat politikaların ve hatta kapitalist sistemin hem dışında, hem içinde, yeni bir yol.

Dünyanın her tarafında özelleştirme yarışı yapılırken burada ciddi bir devletleştirme yaşanıyordu. Yeraltı kaynakları, telekomünikasyon, bankacılık devletleştirilmişti. Bu nedenle, uluslararası sermayenin, anti-Chavez hareketlere destek verip ülkede kaos çıkarmak için çalıştığını söylemek yanlış olmaz. Ülkenin bir türlü istenen ivmeyi gösterememesinde, yapılan yanlışlıkların ve anti-demokratik uygulamaların yanı sıra, bunun payı olduğunu düşünmek de doğru olur kanısındayım. 5 Mart 2013’te Chavez’in ölümünden sonra Chavez’in kendine halef olarak gösterdiği Maduro ile, muhalefet lideri Caprilles arasında kıran kırana bir başkanlık seçimi yapıldı. Seçim propagandalarını yakından gözledim. Bizde pek görülmedik şekilde, her iki adayın fotoğraflarını aynı direkte asılı olarak görmek şaşırtıcı gelmişti bana.


Ama diğer taraftan, televizyon kanallarının %90’ı devlet kontrolünde olduğundan, televizyonlarda Chavez yanlısı tek taraflı bir devlet propagandası vardı. Bunun yanında, sahadaki propagandaların ise oldukça demokratik olduğunu ve taşkınlıklar yaşanmadığını gördüm. Örneğin Puerto La Cruz’da Chavez’in ezici bir taraftarı olmasına karşın, taraftarlar yollarda araçlarıyla dolaşabiliyor, Maduro ve Caprilles’in resimleri, aynı caddelerde ve hatta aynı direklerde bile yan yana asılı kalabiliyordu. Bizim seçim afişlemesinde hiç alışık olmadığımız bir hoşgörü vardı Venezuela seçim propagandalarında.

Maduro, çok az bir farkla seçimi kazandı. Seçim sonuçları belli olduktan sonra, Lecheria bölgesinde (daha zengin tabakanın yaşadığı bölge), seçimlerde hile yapıldığı gerekçesiyle, haftalarca, her gece pencerelerden çanak – çömlek protestosu yapıldı. Bazı arabalar, camlarına ‘’SAHTEKARLIK’’ yazıp, öyle dolaştılar. Devletin sıkı kontrolüne rağmen, bunu yapabilecekleri özgürlük ortamı vardı.

Gelelim politika dışındaki yaşamıma.
Ben, Karaib denizi kıyısında bulunan, Venezuela’nın kuzey şehirlerinden biri olan Puerto La Cruz’un rafinerisinde çalıştım ve ilk 3-4 ayımı, Puerto La Cruz’daki bir otelde (Grand Hotel Venetur), gerisini ise Puerto La Cruz merkezinden arabayla 20 dakika mesafede olan Lecheria bölgesinde geçirdim. Deniz kenarındaki, devletleştirilmiş olan eski, büyük ve lüks Grand Hotel Venetur’un çevresi kirli, sidik kokan sokaklar, mezbelelik olarak tanımlanabilecek bakımsız binalarla doluydu. Otelin uluslararası gazinosu bile vardı ama kamulaştırılarak kapatılmıştı. Sokakların bu haline karşın, Puerto La Cruz’un ana caddesinde, birçok Venezuela, Kolombiya, Çin restoranları ve Arap dönercileri vardı. Bütün Güney Amerika’da Osmanlı imparatorluğunun son günlerinde özellikle Suriye ve Lübnan’dan göç eden bol sayıda Arap var. Dönerciler, genellikle bunlardan. Buralarda döner, Şavarma olarak satılıyor.


Sokaklar, Küba’dakinden çok daha bakımsız ve eski görünümlü, 50-60 model, büyük Amerikan arabalarıyla doluydu. Bunların yanında, çok sayıda yeni ve lüks arabaların olduğunu da belirtmem gerek. Venezuela’da ciddi bir zengin – yoksul farkı gözlemleniyor.

Eski arabalar genelde dolmuş olarak kullanılıyordu. Arabalar neredeyse hurda olduğundan, sokaklar yağ sızıntıları ve ağır benzin - egzoz kokusu ile kaplıydı. Benzin, bedava denilecek kadar ucuz olduğundan, eski arabaların yakıt sarfiyatını kimse umursamıyordu. Benim yaşadığım dönem olan 2012 – 2016 seneleri arasında, sadece 5 Bolivar’a (Venezuela para birimi) bir depo benzin alabiliyordun. 1 dolar 30 Bolivar civarındaydı. Daha sonra 120 Bolivara kadar çıktı. Daha sonra bu oran uçtu, gitti. 1 Dolar, binlerce Bolivara ulaştı. Benzinin ne kadar ucuz olduğunu şöyle anlatayım. 1 depo benzin için verdiğin 5 Bolivar’ı, arabayı park yerine bıraktığın zaman ödüyordun.

Aşağıda, sokaklarda dolaşan muhtelif model ve marka, eski araç fotoğrafları var.

O zamanlar, her ne kadar doları bankalar dışında bozdurmak yasal olmasa da, resmi kur ile gayri resmi kur arasındaki büyük farktan dolayı herkes, dışarda bozduruyordu. Ben de önce çekinerek yaklaştığım bir kuyumcu ile anlaştım ve sürekli olarak aynı adamı kullandım. Venezuela’da hırsızlık olayları çok yaygın olduğundan, 3-4 katlı apartmanların sadece alt kat değil, üst katlardaki pencerelerinde de demir kafesler dikkat çekiyordu. (Karakas’ın birçok bölgesinde de aynı durumu gözlemledim). Zengin muhitteki rezidanslar ise, yüksek duvarlar ve tellerle korunuyor ve mutlaka kapılarında güvenlik görevlileri bulunuyordu. Puerto La Cruz’da, zengin olmadıkları belli olan insanlar bile, hayatlarından memnun, neşeli görünüyordu. Arabalarıyla deniz kenarına gelip, arabalarının kapılarını açıp, arabalarına monte ettikleri harici hoparlörlerle, çok yüksek sesle müzik dinliyorlar, içki içip, dans edip, piknik yapıyorlardı. Gece 12’den sonra polis gelip onları dağıtıyordu ama gece saat 3’ te bile, geçen arabalardan, yüksek volümlü müzik sesi duymanız mümkündü.

Venezuelalı kadınlar, kadın veya erkek arkadaşlarıyla karşılaştıklarında, sadece sağ yanaktan öpüyorlar. Erkek erkeğe karşılaşmalarda ise, sadece el sıkışılıyor veya kişiler arasında yakınlık varsa, kucaklaşılıp hafifçe sırtına vuruluyor.

Venezuela, güzellik yarışmalarında aldığı şampiyonluklar ile meşhur ama sokakta gördüğünüz kadınların çoğu yarışmadakilerden çok farklı görünen, oldukça toplu bayanlar. Sanırım bunun nedeni, en çok yenen şeylerin, yağda kızartılmış hamur işi ve tatlıların olması. Konu açılmışken, biraz yemekler hakkında da, öğrendiğim kadarıyla bilgi vereyim: Venezuela geleneksel yemeklerinin başında, Brezilya’da olduğu gibi kuru fasulye – pilav geliyor. Yemeğin adı Pabellon Criollo. Ama fasulye, siyah fasulye. Yanında da parçalanmış et var, domatesli. İspanyolca’da Pabellon bayrak demek ve yemeğin tabakta sunuluşu, 3 renkli bir bayrak havasında olduğundan bu ismi almış. Bu yemek, yanında, Plantan denilen, iri, ham, tatlı olmayan kızartılmış muz parçaları ile servis ediliyor. Aşağıda, internetten bulduğum bir fotoğrafı var.

Orada, bizim Antalya muzunun büyüklerinden, normal diyebileceğimiz muzlar da var ama bu muz, görüntüsü dışında, hiç bildiğimiz muzlara benzemiyor. Genelde kahvaltılarda, kızartılarak yeniyor. Diğer en yaygın yiyecek ise Empenada. Küçük mutfaklarda üretiliyor

Fotoğraflarda gördüğünüz gibi, aslında bizim puf böreğinin kalını ve irisi. İçerisine değişik şeyler konularak yağda kızartılıp, sokaklarda satılıyor. Etli, tavuklu, peynirli, sebzeli, meyvalı, deniz ürünlü olabiliyor. Sağlığa pek uygun olmamakla birlikte, çok lezzetli olduğunu söyleyebilirim. Hele kahvaltı için ideal.

Yine Venezuela’ya mahsus başka bir yiyecek, Arepa. Arepa aslında sade veya içine bir şeyler konularak yenilen 10 cm çapında bir mısır ekmeği. Yemeklerde ekmek yerine de servis ediliyor. İçinde bir şeyler varsa, sandviç gibi de yiyebilirsiniz. Kıyılmış etli, çırpılmış yumurta - domates – soğanlı veya peynir ve tereyağlı olabiliyor.

Yemeklerden bahsederken, yemek olmamakla birlikte, İspanyol ve Portekiz mutfağının meşhur tatlısı Churros’tan da (Çurros) bahsetmemek olmaz. Churros satıcıları genelde sokaktaki araç üzerinde yapıp satıyorlar bunları. Satın almak için, yol kenarlarındaki seyyar satıcıların önünde uzun kuyruklar oluşuyor. Bizim tulumba tatlısının, 10-15 cm kadar uzunluğunda yapılanını düşünün. Hamur haline getirilmiş karışım, özel bir sıkma aletinden geçirilerek tulumba tatlısı şekline getirilip yağda kıtır kıtır kızartılıyor. Ancak, bizim tulumba tatlısı gibi şerbete bandırılmıyor. O haliyle çıkarılıp üstlük malzemesi olarak, şeker, çikolata konuluyor veya konsantre süte bandırılıp, küçük kese içerisinde size sunuluyor. Çok lezzetli olduğunu söyleyebilirim.

Cachapa (Kaşapa)

Cachapa, Venezuela ve Kolombiya mutfağında, mısır unundan yapılan geleneksel bir yemek. Arepalar gibi, yol kenarı stantlarında yapıp satıyorlar. Önce mısır hamuru yoğrulup yaklaşık top top yapılıyor. Sonra 20 cm. çapında daire şeklinde ezilip kalın krep şekline getiriliyor.

Geleneksel olarak, krepin yarısına, yumuşak, mozzarella benzeri özel bir peynir ile et parçaları konup katlanıp servis ediliyor. Ancak, farklı türde peynir, sütlü krema veya reçel içeren çeşitleri de mümkün. Tabak içerisinde, aşağıdaki gibi servis ediliyor.

Hallaca

Hallaca (Ayaka okunuyor), Mısır unundan yapılan küçük toplar, geniş muz yaprakları içerisinde elle basılarak yufka şekline getirildikten sonra, üzerine değişik malzemeler (et, peynir,sebze, deniz mahsulü olabilir) konuluyor. Kullanılan muz yaprakları, işlenmelerini kolaylaştırmak için önce tütsüleniyor. Tütsüden iz kalmaması için temizleniyor. Muz yaprağı içine yayılan bu böreğimsi yapı, muz yaprağı dürülerek katlanıp, haşlanmaya veya buhara bırakılıyor. İşlem tamamlandıktan sonra, muz yaprakları, iplerle, adeta bir hediye paketi gibi bağlanıp servis ediliyor. Yemeden hemen önce hediye paketi açılıp, içindekiler sıcak sıcak yeniyor. Enteresan şeklinin yanı sıra, iyi yapıldığında çok lezzetli olduğunu söyleyebilirim. Zahmetli bir yapımı var.

Puerto La Cruz’daki en ilgi çekici yer, Balık Pazarıydı sanırım. Pazar sabahları oraya gidip, balıkçı motorlarını bekleyen balıkçıl kuşları ile birlikte, balıkçıları ve balık alan insanları seyrederdim. Balıkçı motorları kıyıya yaklaştıklarında, üzerlerinde onlarca balıkçıl olurdu. Diğer balıkçıllar da, balıkçıların tezgahlarının olduğu yerlerdeki sundurmanın üzerinde kendilerine verilecek balıkları beklerlerdi. Bu kuşlar, martılar gibi arsız ve saldırgan değil, sakin kuşlardı.

Puerto La Cruz’da havaalanı yoktu. Oraya en yakın havaalanı, eyaletin başşehri olan Bacelona’daydı (yaklaşık 30 dakikalık bir araç yolu mesafesinde). Barcelona, İspanya’daki ile aynı adlı ama çok daha küçük bir şehir. Puerto La Cruz’dan biraz daha büyük bir yerleşim yeri. Daha temiz ve düzenli. Barcelona’da, 3 uçağın yanaşabileceği, ufak bir havaalanı vardı. Fakat küçücük olmasına rağmen, rötarsız hiçbir uçuşa rast gelmedim. Fikir edinmeniz için Barcelona’dan bazı fotoğraflar göstereyim.

İletişim