RUSYA GEZİ NOTLARI 23 – 29 Kasım 1994 ve 31 Temmuz – 6 Ağustos 2011

Rusya’ya 2 sefer gezi yapma şansım oldu. İlk gezimi, 1994’te, yani Rusya Perestroyka yaşadıktan az sonra, dış dünyaya yeni açılmışken yaptım. Perestroyka 1980'lerde Sovyet lideri Mikhail Gorbaçev’in kontrolünde Sovyetler Birliği Komünist Partisi içinde oluşan, "yeniden yapılanma" anlamında bir siyasi reform hareketi. Mikhail Gorbaçev, Perestroykayı "açıklık" anlamına gelen Glasnost hareketini takiben uygulamaya koydu. Perestroyka sonucunda Doğu Bloğu dağıldı, Sovyetler Birliği altındaki cumhuriyetler birer birer bağımsızlıklarını ilan etti, Nato bloğundaki batı ülkeleriyle Doğu Bloğundaki Sovyetler Birliği arasındaki soğuk savaş sona erdi. 1994’te Rusya’ya gittiğimde Yeltsin cumhurbaşkanıydı ve köklü rejim değişikliğinin sonucu olarak, ülke karmaşa içerisindeydi, ciddi bir yokluk vardı ve mafya örgütleri türemişti. Mafya tarafından tehdit edilen, kıstırılıp paraları alınan, hatta öldürülen yabancı iş adamlarını duyuyorduk sık sık.

grupları şehirde cirit attığından, güvenlik sorunu da vardı. Ben, Rusya’da iş yapan bir arkadaşımın, şehrin merkezindeki, Kızıl meydanın hemen yakınındaki, Tverskaya caddesindeki evinde kaldığımdan, pek güvenlik endişem yoktu. Çok geniş ve büyük mağazaların, düzgün insanların bulunduğu, güzel bir caddeydi Tverskaya. Cadde civarında, hepsi yürüme mesafesinde olan onlarca kültür - sanat merkezi vardı. Gazetede günlük sanat faaliyetleri, konserler ve gösterilerle ilgili onlarca ilan vardı. Arkadaşımın yeğeni rehberliğimi yapıyordu. Her gece bir konsere ya da halk oyunları gösterisine gitme şansını yakalayabildim. Tesadüfen gittiğim bir halk oyunları konserinde, Sovyetler Birliğinin değişik yörelerinden sunulan seçmeler, inanılmaz güzellikteydi. Bu vesileyle, Sovyetler Birliği halk oyunlarının ne kadar zengin olduğunu tanıma şansım oldu. Bir başka gece, Bolşoy Tiyatrosunda, Rahmaninov’un ALEKO opera-balesini seyretme ayrıcalığına eriştim. O sıralar 1 USD = 3000 ruble imiş (bugünlerde 1 USD = 74 Ruble). Kültür faaliyetleri inanılmaz derecede ucuzdu. Genelde konser ve gösteri ücretleri 2000-3000 ruble civarındaydı. Bolşoy Tiyatro biletinin fiyatı bile 10000 rubleydi (3,5 dolar gibi). Her ne kadar sonradan, bunu gişeden 10000 rubleye alabileceğimi öğrendiysem de acemiliğimden, karaborsadan 25 dolara bilet satın aldım. Konser ve tiyatro salonları, saray havasında, şahane merdivenler, büyük avizeler ve kırmızı halılarla bezenmiş, gösterişli yerlerdi. Bu görkemli salonlara gittiğimde beni en çok şaşırtan iki şey oldu. Birincisi, dışarısı karlı olduğundan, konser salonlarına gelen kadınların salona girer girmez ayaklarındaki botları çıkartıp, şık ve temiz ayakkabılarını giyip, botlarını yanlarında getirdikleri çanta veya torbaya koyup vestiyere bırakmalarıydı. İkincisi ise, giriş katından aşağı inilen merdivenlerle ulaşılan tuvaletlerde gördüğüm perişanlık. Kırık tuvalet taşları, kırık lavabolar, bozuk musluklar, yukarıdan tamamen farklı bir atmosfer. Tuvalet kapıları olmadığından, insanlar birbirini seyrederek hacetlerini gideriyordu. Tuvalet kâğıdı yoktu. Tuvaletin ana girişindeki bir babuşkadan (yaşlı teyze), parayla 1-2 parça tuvalet kâğıdı satın alabilirdin. Ancak, 2011’deki gezimde, bu koşulların ciddi şekilde iyi yönde geliştiğini gözlemlediğimi de belirtmemde fayda var.

Kasım sonu olduğu için havalar zaten soğuktu ancak, haftanın ikinci yarısında o kadar soğudu ki (hatta Moskova nehri bile dondu) sokakta yürürken, ağzımı, burnumu bırak, beynimin bile donduğunu hissettim. Bir sokak satıcısından hemen bir kalpak alıp başıma geçirince, beynim ısındı. Ondan sonra da gidene kadar kalpağı çıkartmadım başımdan. Bu yüzden, Rusya’ya kışın gidecek olanlara tavsiyem, gider gitmez hemen bir kalpak edinmeleri.

Diğer taraftan, hava bu kadar soğuk olmasına karşın, mini etekli kızların sokakta, ellerinde dondurmayla dolaşmaları da çok garibime gitmişti doğrusu. O zamanlar Türkiye’de, yaz dışında dondurma satılmazdı bile. Rusya henüz kapitalizmin tam egemenliğine girmemişti o sıralar. Ama Kremlin meydanındaki yabancı markaların yaptırdıkları mağaza tadilatlarından, bazı mağazaların önündeki kaldırımların altına döşedikleri ısıtma sistemlerinden (kışın kaldırımdaki buzlanmayı engellemek için), sokaklarda dolaşan az sayıdaki son model arabalardan, kapitalizmin ayak seslerini duyabiliyordunuz. Enteresan bir şekilde, Mc Donalds ve Pizza Hut’ın önünde oluşan uzun insan kuyrukları, kapitalizmin ülkeye girdiğinin göstergesiydi adeta. O tarihte, henüz dijital kameram olmadığından, 1994 fotoğraflarının kalitesi biraz düşük olacak.

Moskova’daki metro istasyonlarına hayran olduğumu özellikle belirtmek isterim. Her bir istasyon, istasyonun adına ve ruhuna uygun motif, resim ve heykellerle, muhteşem avizelerle bezendirilmiş, görkemli ve anlamlı bir sanat ve kültür müzesi havasındaydı. Zaten Moskova’da metro sistemi o kadar yaygın ki, adeta şehir altında bir şehir gibi. Üstelik, dışarının soğuğundan korunmak içinde mükemmel ve sıcak bir barınak. Ferah, geniş, temiz ve apaydınlık. Moskova’ya gideceklere tavsiyem, en az bir tam günlerini sadece metro istasyonlarını dolaşarak geçirmeleri. Hayran kalacağınızdan eminim.

Rusça Kiril alfabesi ile yazılıyor. Kiril alfabesi, her ne kadar ilk bakışta Latin alfabesinden çok farklı gözükse bile, öyle değil. Alacağınız Rusça bir dokümanın üzerinde Latin alfabesine karşı gelen harfleri yazarsanız, metro içerisinde, rahatlıkla istasyonları bulup kendi başınıza dolaşabilirsiniz. Örneğin Kiril alfabesindeki C harfi, Latin alfabesinde S, P harfi R, H harfi N, N harfi İ, B harfi V. Birçok harfte de değişiklik yok. Sadece, el yazısı ile yazılanları okumak çok zor, zira harfler şekil değiştiriyor.

1994’te gittiğimde mafya olmasına rağmen kapkaççılar yoktu ama, son gittiğimde edindiğim izlenimle, şu sıralar en büyük tehlikenin, özellikle metrodaki kapkaççılar olduğunu söylememde fayda var. 2011’de, bizim gruptaki bir kadının göğsüne asılı çantasından cüzdanını almayı başardılar. Saint Petersburg’da da, bir fotoğrafçı arkadaşımızın kamerasının kıymetli lensini, ona hissettirmeden, söküp çalmayı başardılar.

Metro dışında Moskova’da mutlaka gezilmesi yerler, Kızıl meydan, Kremlin, Lenin mozolesi (her iki gidişimde de ziyarete kapalıydı, sadece dışarıdan görebildim), meçhul asker anıtı, Aziz Vasil katedrali (dünyada eşi zor bulunan, muhteşem mimarili bir katedral), sanatçıların, ressamların bulunduğu Arbat Caddesi (Paris’teki Montmartre sanatçılar tepesi gibi), şairimiz Nazım Hikmet’inde mezarının bulunduğu Novodevichy mezarlığı (buradaki mezar taşları ve heykeller, adeta bir sanat galerisi lezzetinde), zafer anıtı, Moskova nehri.

Şimdi sizlere, 1994 Moskova gezim sırasında , düşük kalite görüntüsünde, bazı fotoğrafları sunayım.

O zamanlar İstanbul’da konserler genellikle festivaller döneminde olur, başka kolay kolay gidecek yer bulamazdınız. Moskova’da gazetedeki günlük konser ilanlarının çokluğunu görünce şaşırmıştım. Gece ve gündüz için, sayfalarca konser ve gösteri ilanı vardı. Kaldığım sürede 8 tane gösteri ve konsere gitmişim. Üç tanesi hâlâ aklımda.

Biri, ilk gittiğim gösteri olan Sovyet dansları gösterisi. Eski Sovyetler Birliği Cumhuriyetlerinin hemen hepsinin halk danslarının sunulduğu bir gösteriydi. Hayran kalmıştım ama bize ait olduğunu zannettiğim bazı Kafkas danslarını orada görmek beni çok şaşırtmıştı. Bütün Kafkas ülkelerinde benzer dansların oynandığını daha sonra anladım.

Diğeri kukla tiyatrosuydu. Sinema sahnesi büyüklüğünde bir perdede, onlarca kukla bir taraftan bir tarafa hoplayıp zıplıyordu. Oyunun konusu ormanda, hayvanlar arasında geçiyordu. Gitmeden önce, bizim Karagöz – Hacivat gibi arkadan oynatılan kuklalar göreceğimi sanmıştım ama sonra anladım ki kuklalar oldukça büyük ve uzun sopalara bağlı her kukla, bir adam tarafından kontrol ediliyor. Adamlar arkadaki sahne boşluğunda oradan oraya koşturuyorlar. Ona yakın adamın aynı sahnede birbirlerine çarpmadan koşturabilmelerinin ne kadar zor olduğunu tahmin edebilirsiniz. Oyun bittikten sonra hepsi perdenin önüne çıkıp seyircileri selamladı. O zaman görebilmiştim, koşturdukları arkadaki büyük sahne boşluğunu. Bazı kuklaların fotoğrafı aşağıda.

Üçüncüsü, meşhur Bolşoy Tiyatrosundaki opera. İki opera peş peşe, aynı gösterideydi. Rahmaninov’un Aleko ve Cimri Şövalye (Miserly Knight) operalarını peş peşe seyrettim. Opera binasına da operaya da bayılmıştım. Bolşoy tiyatrosunun dışı çok daha görkemli olmakla birlikte, içi, kırmızı kadife kaplamalarıyla, Paris’te gördüğüm eski opera binası gibiydi.

Aşağıda, 1994’te Moskova’da girdiğim muhtelif metro istasyonlarında çekilen bazı fotoğraflar var. Maalesef hangi metro istasyonları oluğunu yazmamışım. Ama gideceklere önerim, metro istasyonlarını özellikle ziyaret etmeniz ve unutmamak için isimlerini not almanız. Zira her bir metro istasyonu ayrı bir güzellik taşıyor

Rusya’ya ikinci gezim, 2011’de, tur ile Moskova ve St. Petersburg’a oldu. İstanbul’dan uçakla Moskova’ya geldik. Havaalanından bizi alan tur otobüsüyle, geniş bir Moskova şehir turu yaptık. Kızıl meydan, Kremlin sarayı ve Çin mahallesini gördükten sonra, meşhur GUM mağazasına gittik. GUM, General Departman Magazin (Büyük Genel Süpermarket) anlamına gelen çok büyük bir alışveriş merkezi. 1994’te gezdiğimde mağazalarda sadece Sovyet malları varken, 2011’de GUM, Avrupa’nın büyük merkezlerindeki alışveriş merkezlerine taş çıkartacak şekilde, meşhur ve pahalı markaların mağazalarıyla doluydu. Bu yüzden, GUM’dan içeri girince, eski bir sosyalist ülkesinde olduğunuza inanamazsınız. Aynı durum kızıl meydan civarı ve Tverskaya caddesindeki lüks mağazalar için de geçerli.

GUM’ların biraz daha küçüklerine SUM (TSUM) deniyor. Merkezi Departman Magazin anlamına geliyor. Çalıştığım diğer eski Sovyet ülkelerinde bol miktarda SUM mağazası görmüştüm ama GUM’u sadece Moskova’da gördüm. Aşağıda, ilk Moskova turu sırasında gördüğümüz yerlerin ve özellikle de Kızıl Meydanın, 2011’de çekilmiş fotoğrafları var.

1 Ağustos’ta, turun serbest saatinde metro istasyonlarını gezmeyi tercih ettim. Daha önce dediğim gibi, Moskova’daki her bir istasyon, gezilmesi gereken bir sanat galerisi niteliğinde.

Aşağıda muhtelif metro istasyonları fotoğrafları var. Bazıları, daha önce 1994’te gezdiğim istasyonlar da olabilir ama çok önemli değil. Resim kalitesi daha yüksek.

Öğleden sonra Novodevichi mezarlığında Nazım Hikmet’i ziyaret ettik. Daha önce, karlı bir kış gününde ziyaret ettiğim Novodevichi mezarlığını bu sefer daha uzun gezme fırsatım oldu.

Novodevichi mezarlığı Moskova’da mutlaka görülmesi gereken bir yer. Ünlü kişilere ayrılmış olan bu mezarlıktaki yapıtlar, görülmeye değer sanat eserleri niteliğinde. Paris’te Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya’nın mezarlarının olduğu Le Pere Lachaise (okunuşu Lö Per Laşez) ile kıyaslanamayacak kadar bakımlı, temiz ve sanatsal. Mezarlıkta Rus yazarların, müzisyenlerin, oyun yazarlarının ve şairlerin yanı sıra, ünlü aktörlerin, siyasi liderlerin ve bilim adamlarının mezarları da yer alıyor. Sovyet dönemi başkan ve parti lideri Nikita Kruşçev, Sovyet dönemi son başkanı Gorbaçov’un karısı ile Rusya Federasyonu'nun ilk Başkanı Boris Yeltsin burada yatıyor. Anton Çehov ve Nikolay Gogol’da burada gömülü.

Mezarlık, küçük şapeller, büstler ve küçüklü büyüklü heykeller ile süslenmiş park ve sanat galerisi benzeri bir ambiyansa sahip. Yakılmayı tercih edenlerin külleri ise, mezarlık girişindeki duvarda gömülü. Mezarlığın hemen girişinde bulunan çiçek satıcısından çiçek almak mümkün. Hava koşulları çok daha uygun olduğundan, bu gelişimde çok daha güzel fotoğraflar çekme şansını yakaladım. Aşağıdaki fotoğraflardan, parkın ne kadar sanatsal bir yapısı olduğunu hissedebilirsiniz.

Mezarlıktan çıktıktan sonra şehir turuyla, Moskova’da muhtelif yerlere gidildi.

Alexander Bahçeleri, Rusya'daki ilk halka açık şehir parklarından biriymiş. Park, Batı Kremlin duvarının tüm uzunluğu boyunca, 865 metre uzanan üç ayrı bahçeden oluşuyor. Üst Bahçe, Meçhul Asker Mezarının bulunduğu bölge. Bu anıt mezar, Nazi Almanya’sı kuvvetlerinin Moskova'ya girdiği noktada ölen bir askerin cesedini içeriyor ama İkinci Dünya Savaşı sırasında hayatını kaybeden bütün askerleri simgeliyor ve baş ucunda daima bir ateş yanıyor. Son derece mütevazı anıtın üzerinde bronz bir defne dalı, bir pankart ve üzerinde bir asker miğferi bulunuyor.

2 Ağustos sabahı dolaşmaya başladık. İlk uğradığımız yerlerden biri GUM mağazası.

İletişim