ÖZBEKİSTAN GEZİ ve BİLGİ NOTLARI 1996 – 2000 ve 2011

1996 – 1997 senelerinde Buhara Karul Bazar’da ve1997-2000 senelerinde Fergana’da olmak üzere toplam 5,5 sene Özbekistan’da yaşadım. Buhara ve Fergana’nın yanı sıra Taşkent, Novai, Semerkand, Namangan ve Zarafşan şehirlerini de gördüm. Özbekistan iş hayatım, eski Sovyet Cumhuriyetleri ile ilk tanışmam olduğundan, Özbekistan’da hem Sovyetler Birliği hem Türki cumhuriyetlerin kültürel yönleri hakkında çok şey öğrendim. Burada anlatacaklarım çok seneler öncesine ait. Dolayısıyla tarihi eserler dışındaki birçok şey önemli ölçüde değişmiştir. Lütfen okurken bu durumu göz önüne alın. Zaten bu değişime ben, 2011’de Novai şehrine iş için kısa süreli gittiğimde, gözlerimle şahit olmuştum. Özbekistan’da bulunduğum sıralarda henüz dijital fotoğraf makinam olmadığı için, hem elimdeki fotoğraf sayısı az, hem de fotoğrafların kalitesi düşük. Buna rağmen bu notları, biraz da kendim için, yaşadıklarımı, gördüklerimi unutmamak açısından kayda geçirdim.

Özbekistan Cumhuriyeti; Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Afganistan ve Türkmenistan ile komşu olan, Orta Asya'daki bir kara ülkesi. Denizle hiç bağı yok. 13. yüzyılda Moğol istilası altında kalmış. Daha sonra bölge, Türk halklarının hakimiyetine girmiş ve 14. yüzyılda burada kurulan Timur İmparatorluğu büyük bir alanı kontrol altına almış. Özbekler, tarihlerinin Timur Han (1336 – 1405) ile başladığını düşünüyorlar ve onunla gurur duyuyorlar. Taşkent’te, şehrin merkezinde, çok büyük bir Amir Timur Müzesi var. Timur (Biz Timurlenk olarak da tanıyoruz), kendisini Cengiz Han'ın varisi olarak görüp, Cengiz'in Moğol İmparatorluğu'nu yeniden canlandırma düşüncesiyle yola çıkmış ve gerçekten büyük bir imparatorluk kurmuş. Günümüzdeki Özbekistan, İran, güney Kafkasya, Mezopotamya, Afganistan, Orta Asya'nın büyük bir kısmı, kuzey Hindistan, Pakistan, Suriye ve Anadolu’nun bir kısmı, bu imparatorluğun sınırları içerisindeydi.

Timur’un orduları Anadolu’ya girdiler ve ilerlemeye başladılar. 20 Temmuz 1402'de Yıldırım Beyazıt komutasındaki Osmanlı ordusuyla Ankara Savaşını yaptılar. Fillerinin yardımıyla bu savaşı Timur orduları kazandı. Osmanlı padişahı Yıldırım Beyazıt esir alındı ve Timur onu, yanında, Özbekistan’a götürdü. Osmanlıların yenilip, padişahın esir alınması sonucunda, Osmanlı tarihinde Fetret Dönemi denilen iç savaş dönemine geçildi. Osmanlı Fetret Dönemi, Sultan Yıldırım Bayezid'in oğulları, Mehmet Çelebi, İsa Çelebi, Musa Çelebi, Süleyman Çelebi ve Mustafa Çelebi arasında çıkan bir sultanlık savaşı. 1413’e kadar sürdü ve Mehmet Çelebi’nin Birinci Mehmet olarak Osmanlı Sultanı olmasıyla sonlandı. Yıldırım Beyazıt ise, Mart 1403'te esaret altında öldü. Taşkent’teki Amir Timur müzesinde Anakara savaşı ile ilgili bol miktarda bilgi veriliyor.

Timur İmparatorluğu, Timur’un torunu olan astronom ve matematikçi Uluğ Bey’in döneminde bilimde önemli bir merkez oldu ama Uluğ Bey’in devlet işlerinden çok, bilim ve özellikle astronomi ile ilgilenmesinden dolayı güç kaybetti. 1467'den itibaren, Ak Koyunlular ve Babür Şah kuvvetleri, Timur İmparatorluğunun büyük kısmını kontrol altına aldı.Timur hanedanının toprakları 16. yüzyılda Özbekler tarafından fethedilerek güç merkezi Buhara'ya taşındı. Bölge üç devlete ayrıldı: Hiva Hanlığı, Kokand Hanlığı ve Buhara Emirliği. 19. yüzyılda Orta Asya, yavaş yavaş Rus İmparatorluğu'na katıldı ve Taşkent, Rus Türkistanının siyasi merkezi haline geldi. 1924'te Özbek Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu. Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından 31 Ağustos 1991'de Özbekistan Cumhuriyeti bağımsızlığını ilan etti.

Benim bulunduğum sırada Özbekistan’da Kiril alfabesi kullanılıyordu ama Latin alfabesine geçiş çalışmaları başlamıştı. Rysça ana dil konumundaydı. Sadece Özbek köylü kadınlarının bir kısmı Rusça bilmiyor yalnız Özbekçe konuşuyorlardı. En azından askerde Rusça öğrendiğinden, erkeklerin hepsi Rusça biliyordu. Pazarda, satıcı köylü kadınlarla Özbekçe/Türkçe konuşarak anlaşabiliyorduk. Özbekçe, Türkçeye çok yakın bir dil. Bizim için, Azerilerden sonra en kolay anlaşılabilecek ülke insanı Özbekler. Bizim işe aldığımız Özbek şoförler, 3 ay sonra bizim tercümanımız oluyordu. Özbekler için Türkiye, Türkler için Özbek lehçesine alışmak bu kadar kolay.

Aşağıda verdiğim Taşkent fotoğraflarını 2011’de gittiğimde çekmişim.

Özbekistan, bugüne kadar gezdiğim ülkelerin içerisinde en temiz olanlarından biri diyebilirim. Hem Taşkent’te, hem de gördüğüm diğer Özbek şehirlerinde bütün yollar tertemizdi. Köylerinde dahi düzgün yollar, sıcak su, elektrik, doğalgaz altyapısı vardı. Hele Nevruz zamanı, bütün çalışanların (müdür, memur, doktor, hemşire, öğretmen, öğrenci, herkes) çalıştıkları kamu binalarının önüne çıkıp binaların önünü, ana yolları temizlemesi, benim için pek görülmedik, alışılmadık bir olaydı. Zaten, evlerinin önünde bahçe olan şehir sakinleri de bahçelerini her zaman temiz tutmak zorunda. Yoksa uyarı alıyorlar. İşte bu yüzden şehirler her zaman tertemiz.

1996’da ilk defa Özbekistan’a gittiğimde pek çok değişik şeylerle karşılaştım. Taşkent Havaalanı çok eski, küçük ve bakımsızdı. Yabancılara karşı, eski, baskıcı Sovyet döneminin alışkanlığı hâlâ devam ediyordu. Yabancı yolcuları Özbeklerden ayrı tutuyorlar ve daima, başlarında onlara yol gösteren bir görevli oluyordu. Buhara’ya gitmek için iç hatlar kısmına geçerken dahi, yabancıları ayırırlar ve bir görevli bize yol gösterirdi. Görevli kişi, Duty Free’de durmamıza bile izin vermezdi. Zaten Taşkent Duty Free bölümü, bir iki bakkal büyüklüğünde tek bir dükkandı.

İç hatlarda Buhara uçağını bekledikten sonra, yine bir gözlemci eşliğinde kapıya getirilip Buhara uçağına geçerdik. Bindiğimiz uçağın koltukları basit ama rahattı. Uçağın içi, estetik ve lüksten çok uzak, sadece ihtiyacı karşılayabilecek bir şekilde tasarlanmıştı. Pencereden bakıyordum. Bir adam geldi uçağın önüne. Pervanenin olduğu yere bir kol dayayıp, su motoru çalıştırır gibi çevire çevire pervanenin hareketlenmesini sağladı. Sonra pilot uçağı biraz boşta çalıştırdıktan sonra yavaşça pistte hareket ettik ve daha sonra uçuşa geçtik. Uçuş sırasında hostes, elindeki tepsinin üzerindeki bardakları yolculara vermeye başladı. İçindeki sıvı, su rengindeydi. İçtim baktım. Gazlı su. Ondan sonra, eski Sovyet ülkelerinin hepsinde iç hatlar uçuşlarında sadece gazlı su dağıtıldığını öğrenmiş oldum. Başka bir alternatif yoktu. Buhara havaalanına gelince, uçaktan indikten sonra, hava alanı binasına girmeden, yürüyerek doğrudan hava alanı kapısından çıkıp, terminal dışındaki, bavulu alacağımız yere geldik. Özel bir bagaj karşılama alanı yoktu. Bütün yolcular, terminalin dışındaki, havaalanına giriş kapısının yanında, bavulları beklemeye başladık. Büyük bir kamyon geldi. Beton çıkıntıya yanaştı. Kamyonun kasasındaki iki kişi, yolcu bavullarını kamyondan alıp betonun üzerine attılar. Herkes bavulunu alıp ayrıldı

Bu uygulama 1-2 sene kadar bu şekilde devam etti. Daha sonra pervaneli uçaklar yerini jetlere bıraktı, hem Taşkent, hem diğer şehirlerdeki havaalanı binaları yenilendi, yeni havaalanlarının içerisine bagaj karşılama yerleri yapıldı ve Özbek olmayan yolcuların havaalanı içerisinde görevli refakatinde gezdirilmesine son verildi.

Buhara’ya ilk gittiğimde beni şirketin şoförü karşıladı. Buhara’dan şantiyeye, Karoul Bazar’a giderken (yaklaşık 50 Km.) yolun kenarlarındaki bembeyaz tarlaları gördüm. Nisan ayındaydık ve hava güneşliydi. Sıcak havaya rağmen karın neden erimediğini sordum şoföre. Bana şöyle karşılık verdi ‘’şefim, o gördüklerin tuz’’. Çok şaşırdım. Sonra öğrendim ki, Özbekistan Sovyetler Birliğinin pamuk üretim merkeziydi ve her yer pamuk tarlası olarak kullanılıyordu. Pamuk bol sulama istiyor, bol su yiyen topraktaki tuz da yüzeye çıkıyor ve beyaz bir görüntü veriyordu.

Daha sonra, Özbekistan’da yaşadığım seneler boyunca, pamuğun Özbekler açısından ne kadar önemli olduğunu öğrendim. Pamuk toplama zamanı geldiğinde, Özbek televizyonlarının her akşam, hangi şehrin ne kadar pamuk topladığını yayınladığını seyrettim. Hedefi tutturamayan şehir valisi cezalandırılıyor, hedefi tutturanlar ve üzerine çıkanlar ödüllendiriliyordu. Pamuk toplama zamanı her sağlam vatandaşın belli bir miktar pamuk toplaması zorunluydu. İnsanların topladıkları pamuk miktarları pasaportlarına (Sovyet ülkelerinde kimlik belgesine de pasaport denir) işleniyordu. Bu nedenle pamuk toplama döneminde polisler araçları durdurur, pasaportları kontrol eder, kotası kadar pamuk toplamamış olanları arabadan indirip pamuk toplamaya, pamuk tarlalarına yollardı. Pamuk toplamak, mesleğine bakmaksızın herkes için geçerliydi. Bu yüzden pamuk toplamasını beceremeyen okumuş kişilerin, gittikleri yerde, pamuk toplayan köylülerden pamuk satın alıp, onu kendileri için kaydettirdiğini söylemişti Özbek arkadaşlarım. Galiba Cumhurbaşkanı İslam Kerimov’un ölümünden sonra bu zorunlu uygulamaya son verilmiş. Son durumu bilmiyorum.

Özbekistan’a 1996’da gittiğimde ülkede çok ciddi bir yokluk ve yoksulluk vardı. Sovyet sisteminde asıl olarak pamuğa dayalı bir tarım yapıldığından, buğday sıkıntısı yaşanıyordu. Temel ihtiyaç sayılabilecek et – süt ürünlerine ulaşılabiliyordu ama özellikle giyim sektörü, normal vatandaşların yaklaşamayacağı kadar pahalı geliyordu insanlara. Tabak yoktu, bardak yoktu, kâğıt yoktu, peçete yoktu, tuvalet kâğıdı diye bir şey yoktu. İnsanlar yokluktan, evdeki her türlü eşyalarını mahalle pazarlarında satmaya çalışıyorlardı. Sadece devlet tarafından satışa sunulan temel gıda maddeleri rahatça bulunup normal gelirli Özbek halkı tarafından satın alınabiliyordu. Kasap ve yiyecek satan dükkânların vitrinli buzdolapları ya arızalanıp tamir ettirecek ya da kompresörün gazı bitip gaz doldurtacak kadar paraları olmadığından kullanılmaz durumdaydı. Buzdolabı boş gözükmesin diye vitrinine örtü örtüp içine biblolar koyarlardı. Kasap buzdolabında biblo görmek, bize çok tuhaf gelirdi. Bir işçimiz iş kazasında hayatını kaybettiğinde, benzer sebeplerle Buhara morgundaki soğutma sistemi de çalışmadığından, bizim boru izolasyon ekibine galvaniz saçtan tabut yaptırıp, içerisini buzla doldurup, cenazeyi göndereceğimiz uçak gelene kadar, sürekli buzları değiştirerek cesedin bozulmasını önlemeye çalışmıştık.

Özbekistan’da et oldukça ucuz ve bol olduğundan, bizim şişe benzeyen ama onlardan daha ufak olan adeta bizim çöp şişlerin büyüklüğünde çelik şişlere kuşbaşı doğranmış et ve yağ parçalarını geçirip bunları ateşte kızartırlar. Buna Şaşlık denir ve bütün Türki cumhuriyetlerde yaygın olarak yapılır. Bizden farklı olarak, lezzeti artsın diye mutlaka bir et parçası, bir yağ parçası geçirirler şişe.

Özbekistan’da, Slav ve Baltık içeceği olan Rus kolası Kvass ile tanıştım ve çok sevdim. Kvass, "kara ekmek" olarak bilinen çavdar ekmeğinden yapılan geleneksel bir fermente alkolsüz içki. Kvass’ın rengi, kullanılan ekmeğin rengine bağlı olarak değişiyormuş. Fermantasyondan kaynaklanan alkol içeriği % 1’in altında olan tatlı bir gazlı içecek. Tadı kolayı andırıyor. Onu içtikten sonra, acaba formülü açıklanmayan Pepsi ve Coca Colanın ana maddesi de ekmek mi diye düşünmüştüm.

Pazar günleri, tarihi yerleri gezmeye Buhara’ya veya Semerkand’a giderdik. Her ne kadar Semerkand daha ilginç olsa bile, eski Buhara’da da güzel ve ilginç yerler var. Aşağıya, Buhara’da 1996’larda dijital olmayan fotoğraf makinasıyla ve 2011 de dijital fotoğraf makinasıyla çekilmiş bazı fotoğraflar koydum. Fotoğraflara bakarken, şehrin temizliğini özellikle incelemenizi istiyorum.

Buhara’da turistler için en ilgi çekici bölüm, içeri şehir denilen tarihi merkez. Buradaki en önemli yapılar; Tarihi Kale, Kule Minare ve Lyabi Khauz (Lebi Havz olarak okunuyor). Buhara kalesi, eski Buhara’nın merkezinde, çok büyük bir kale. Kale surları içinde, insanların yaşadığı yerleşim yeri de bulunuyormuş. Dikdörtgen biçiminde yerleşen kale surları, 800 metreye yakın uzunluktaymış. Duvarların yüksekliği 20 metreye kadar çıkıyor. Kalenin içindeki cami yakınında, efsaneye göre, bir kuyuya atılan kırk kızın bulunduğu yer var. Biz oralarda otururken, sohbet ettiğimiz sokakta oynayan çocuklar bizi arka taraflardan dolaşarak kızların kemiklerinin olduğu, Kırk Kız denilen bölmeye götürdüler. Şaşırdık. Gerçekten toprakların arasında onlarca kemik parçası görünüyordu. Hiçbir koruma tedbiri yoktu. Çocukların gösterdiği karışık yolu bulan herhangi biri buraya gelebilirdi. Yanımda fotoğraf makinası olmadığı için, hiç fotoğraf yok. Muhtemelen günümüzde, böyle kolayca girilemiyordur oraya.

Lyabi-Khauz rezervuar anlamına geliyormuş. Lebi Havz, Buhara'nın tarihi su kaynağı bölgesiymiş. Su kanalları, havuz, çınarlar ve geniş yollarla kaplı bu bölgede üç büyük anıtsal yapı var. Biri; Buhara’nın en büyük medresesi olan Kukeldash Medresesi. Diğeri; Nadir Divan Beyi Medresesi. Üçüncüsü ise Nadir Divan Beyi Kervansarayı (Khanaka). Kalyan minaresi, Buhara’nın Rejistan (kum ülkesi demek) meydanındaki Po-i-Kalyan cami kompleksinin bir minaresi ve şehrin en önemli simgesi. Minare, 1127’de Karahanlı hükümdarı Arslan Han tarafından ezan okunması için yaptırılmış ancak savaş zamanlarında, askerler tarafından gözetleme kulesi gibi de kullanılmış. Kulenin yüksekliği 48 metre, tabandaki çapı 9 metre olup, tamamen tuğla ile örülmüş. Tuğlalar, değişik yönlerde yerleştirilerek, kule üzerinde hoş motifler yaratılmış. Kule, Cengiz Han'ın Orta Asya’yı işgal ettiği sırada Cengiz Han’ı o kadar etkilemiş ki, her taraf yakılıp yıkıldığı halde kulenin korunmasını emretmiş. Diğer taraftan, bir müddet, ölüm cezasına çarptırılanlar, kuleden aşağı atılarak ölüme yollanmış. Rejistan Meydanında, Kalyan Minare dışında, Kalyan Camii ve Kukeldaş Medresesi'nin arkasından ikinci büyük Buhara medresesi olan Mir-i Arab Medresesi de bulunuyor.

Turistlerin ana uğrak yeri olan Lebi Havz bölgesi ve Rejistan meydanı, özellikle güzel havalarda, gezinen insanlarla, hediyelik eşya satıcılarıyla, çayhaneler ile ve şaşlık yapıp satan satıcılarla dolu olur. Zaten, bu bahsettiğim yerlerin dışında, eski şehrin dar sokaklarında dolaşmaktan başka yapılabilecek pek bir şey bulamazsınız. Şehrin modern kısımlarında, Sovyet tarzı binalar görebilirsiniz. Medreseler hâlâ faaliyetlerine devam ettiğinden, medrese civarında öğrencileri görebilirsiniz. Bu arada, kervansaray türü binalarda, tek göz odalar halindeki çalışma yerlerinde, çeşitli ahşap veya demir işçiliklerini yapmaya devam eden ustaları da ziyaret edebilirsiniz. Ayrıca el işi yapan kadınların yaptıkları örtüler ve benzerlerini veya Afganistan, İran veya Özbekistan’da imal edilmiş halıları da görüp satın alabilirsiniz. Özbekler tek parça ahşaptan, hiç çivi kullanmadan tamamen kıl testeresiyle yapılan açılır kapanır rahleler ve yine aynı şekilde tek parça ahşaptan oluşan muhtelif dekoratif eserler yapmakta ustadırlar. Ayrıca, kesici uçları hayvan şekilli muhtelif makasları yapan demir ustaları da ilgi çekebilir.

Buhara fotoğraflarının birinci bölümü, ilk gittiğim zamanlarda dijital olmayan fotoğraf makinasıyla çektiğim fotoğraflar. Onları takiben, 2011’de tekrar gittiğimde dijital fotoğraf makinasıyla çektiğim fotoğrafları göreceksiniz. Buhara’da içeri şehir denilen, tarihi Buhara kısmından fotoğraflar.

Özbekistan’da, düğünlerde veya cenazelerde, düğün veya cenaze evinin önündeki sokak kapatılır, sokağa masalar, iskemleler konulur, taziye ziyaretleri veya düğün eğlenceleri orada yapılır. Düğünlerde, yabancı misafirlere çok özen gösterirler. Birçok düğüne davet edildim. Aşağıda, davetli olduğum bir düğünden fotoğraflar var.

Düğünlerde, yeni evli çift, saygıyla ayakta bekler. Her davetlinin genç çifte dileklerini aktardığı kısa bir konuşma yapması geleneği vardır. Konuşma bittikten sonra, ortaya çıkıp, halk dansı yapılırsa hem davetliler, hem düğün sahipleri çok memnun olurlar. Adet olarak, dans edenlere atılan paralar toplanıp, çalgı ekibine bırakılır.

İletişim