KAMBOÇYA Gezisi Notları ( 8 – 10 Eylül 2007)

Gezi Notlarımı ancak emekli olduktan sonra düzenleme fırsatını bulabildim. Bu nedenle, geziyi yaptığım tarihle, notlarımı yazdığım tarih arasında seneler geçtiğinden, her şeyi hatırlama şansım olmamasına karşın, elimdeki notlardan ve fotoğraflardan yola çıkarak, gezdiğim yerleri olabildiğince anlatmaya çalıştım. Verdiğim bilgiler, gezdiğim döneme ait olup, aradan geçen zaman içerisinde, anlattıklarımla ilgili bazı değişiklikler olmuş olması çok mümkündür. Lütfen notları bu gözle okuyun. Notlarımdaki tarihi açıklamalar, internet ve turist rehberinden aldığım bilgilere dayanmaktadır.

Kamboçya, yoksul bir Güneydoğu Asya ülkesi. Kmer’lerin (Khmer) yaşadığı ve resmi dili Kmerce olan ülke, Laos, Vietnam ve Tayland’la komşu. Başkenti Phnom Penh ama en çok bilinen şehri, Angkor Krallığının 1000 senelik tapınaklarının yakınındaki Siem Reap. Khmer İmparatorluğu, 9. ila 15. yüzyıllar arasında bugünkü Kamboçya, Tayland, Laos ve Vietnam ülkelerini kapsayan bir alanda, 600 sene hüküm sürmüş, on beşinci yüzyılda güç kaybetmeye başlamış.

1863'te Kamboçya, Fransa’nın İndoçin bölgesine katılmış ve Fransa'nın sömürgesi olmuş. 1941 – 1945 tarihleri arasında Japonlar tarafından işgal edilmiş. Ancak 1953'te Fransa'dan bağımsızlığını kazanabilmiş. 1953’ten 1970’e kadar Kral Sihanuk’un yönetiminde, Kamboçya Krallığı olarak yaşamını sürdürmüş ama 1965'ten itibaren Vietnam Savaşı Kamboçya’ya da yayıldığından, 1969'dan 1973'e kadar Amerika tarafından bombalanmış.

1970’te kral devrilip Amerika yanlısı Kmer Cumhuriyeti kurulmuş ama eski Kral Sihanuk Kızıl Kmerlere destek verince, Kuzey Vietnam'ın da desteğiyle, Pol Pot liderliğindeki Kızıl Kmerler, 1975'te Phnom Penh'i alarak iktidarı ele geçirmiş ve Kamboçya Halk Cumhuriyetini kurmuşlar. Kızıl Kmerler (Khmer Rouge) iktidarda oldukları 1975 – 1982 tarihleri arasında, 3 milyondan fazla insanın öldürülmesinden sorumlu tutuldukları vahşi Kamboçya soykırımını gerçekleştirmişler. Bu rakam o zamanki ülke nüfusunun üçte biri. Kamboçya, ancak 1993’ten sonra normal bir yaşama geçebilmiş.

Gelelim benim seyahatime:

Kamboçya’daki taşıma ve rehberlik hizmetini internet üzerinden yaparken, en önemli faktörlerden biri, hizmet bedelinin önceden, kredi kartı bilgisiyle ödenmemesi. Ben, bütün yaptığım anlaşmalarda, çok güvenli bulmadıkça, ücretin daima, tur bitiminde, elden, nakit olarak verilmesini tercih ettim. Benim şansımdan mı, ısrarımdan mıdır bilmem ama hepsini de kabul ettirdim. Güneydoğu Asya ülkelerinde kredi kartı kullanmaktan da mümkün olduğunca kaçınmak lazım. Zira bu ülkeler, kredi kartı klonlanması hususunda oldukça tanınmış, sabıkalı ülkeler.

Siem Reap’i gezmek için sadece 3 günlük bir zamanım olduğundan, rehberle birlikte, oldukça hızlı ve yoğun bir gezi programı belirlemiştik. Havaalanından, ufak bir şehir gezisi yaparak, şehrin merkezinde sayılabilecek City Angkor Oteline geldik. Otel, büyükçe bir caddenin üzerinde, yeni ve gösterişli bir binaydı. Cadde üzerinde, ciddi bir trafik vardı. Otelin bahçesinde, tarihi Angkor Watt tapınağını andıran heykeller ve duvar süslemeleri vardı. Aşağıda, otelin bazı fotoğrafları var.

Otele eşyaları bırakıp, hemen bir şehir turuna çıktık. Bu arada, Eski Pazar denilen Pazar yerini de gezdik. Pazarda satılanlar arasında gördüğüm cansız köpek ve fareler beni ürküttü ama rehber, bunların çok lezzetli olduklarını söyledi. Bunların fotoğraflarını çekmek istediğimde satıcılar, hayvanların üzerini kapattığından, fotoğraf çekemedim.

Ülkede genel bir sükûnet, sadelik ve durgunluk göze çarpıyor ama benim için en çarpıcı şey bisikletlilerin fazlalığı oldu. Modern ve yeni binalar, güzel yolların olduğu yerler de vardı ama bazı bölgeler, aşırı yoksulluk tarafından esir alınmış gibiydi. Aşağıdaki fotoğraflar anlatıyor bu yoksulluğu.

Daha sonra Yüzen Köye (Floating Village) gittik. Nehirde tur atan bir gemiyle dolaştık. Adından da anlaşılabileceği gibi burası; Siem Reap nehrinde, su üzerindeki gecekondu tipli evlerden oluşan bir Yüzen Köy.

Nehir üzerindeki sandallar ve dubalar veya kazıklar üstünde duran derme çatma barakalar, sadece bir yaşam yeri değil, aynı zamanda pazarı, kilisesi bile olan bir mahalle oluşturmuş. Bu yoksul insanlar, ev olarak teknelerde ve kazıklarla nehir tabanından yükseltilmiş, gecekondu tipi barakalarda yaşıyorlar. Ama, televizyon anteni olanlar bile var. Diğer taraftan, fakirliğin diz boyu olduğu hemen hissediliyor.

Kamboçya’da Angelina Jolie çok seviliyor. Angelina, 2000 yılında burada çekilen film sırasında insanların sevecenliğinden ve yoksulluğundan çok etkilenmiş ve burada çocuklar için bir hastane yaptırmış. Daha sonra buradan bir çocuğu evlat edinmiş. Yüzen köyde, insanların, hatta, küçücük çocukların bile küçük kayıklarla nehir üzerinde dolaştığını, seyyar satıcıların kayıklarıyla müşterinin ayağına servis yaptığını görüyorsunuz. Her şey, sanki karadaymış ve çok normalmiş gibi akıp gidiyor. Beni en çok şaşırtıp üzen; bir kadının, üzerinde elbiseler varken, nehirden aldığı suyu tasla vücuduna döküp kendini yıkamasını görmek oldu. Nehir suyu çamurdan dolayı kirli kahverenginde ama çamaşırlarını da aynı suda, su üstündeki baraka evlerinin önünde yıkıyorlar. Ayrıca, nehirde, timsah yetiştirme çiftlikleri de var.
Aşağıda, bu yüzen köyde çektiğim bazı fotoğraflar var.

Akşam yemeği için bir kültür merkezinde yer ayırtmış rehberim. Hem yemeğimizi yedik, hem geleneksel Kamboçya danslarını izledik. Bu tür egzotik ülkelerde, böyle gösterileri kaçırmamak lazım. Bu gösteride de hem geleneksel folkloru yansıtan ve köylerde oynanan dansları, hem de Budist kültürüne uygun dansları seyredebildim.

Halk Oyunları

Angkor, Kamboçya için o kadar değerli ki, ülke bayrağında bile Angkor Wat tapınağı var. Angkor’da gün doğumunu izlemek, ölmeden önce yapılması gereken işler listesinde. Bu yüzden, ertesi sabah saat 04’te kalkıp hazırlandık ve 5-6 km uzaklıktaki UNESCO Dünya Miras Eserleri Listesindeki Angkor’a yola çıktık.

Angkor Wat tapınağına vardığımızda, henüz hava karanlık olmasına karşın kalabalık vardı. Gün ışığı yükselmeye başladıkça, bekleyenlerin heyecanı arttı. Herkes, gün doğumunu en iyi izleyebileceği yerleri kapmaya başladı. Ve sonunda gün doğdu. Güneşin, tapınağın heykellerinin arasından yükselmesiyle, dakikalar içinde, muhteşem doğa töreni sona erdi. Nemrut dağında gün doğumu seyretmek de, ölmeden önce yapılması gereken işler listesinde. Nemrut’a gün ortasında gittiğim için bunu seyretmek kısmet olmadı ama inşallah onu da yaparım. Angkor Tom, devasa piramitimsi yapıtların üzerindeki taşların üzerindeki insan suratları ile, gerçekten, dünyada başka bir yerde pek bulunamayacak bir güzellik ve özellikte. Suratların sayısı kaçtır bilmiyorum ama onlarca. Ekteki fotoğraflardan, ne demek istediğimi anlayabilirsiniz.

Angkor Wat ve Angkor Tom tapınakları birbirine çok yakın. Angkor Wat’ın bulunduğu bölge, Angkor UNESCO World Heritage Site; tek bir tapınak değil, tapınaklar yumağı.

Angkor Wat’a uzaktan bakıldığında, etrafı su kanalları ile çevrilmiş, karaya bir tek köprü yol ile bağlanmış, korunaklı bir saray havasında. Dışarıdan bile çok büyük gözüküyor ama asıl haşmetini içeriye girince anlayabiliyorsunuz. Uzaktan, piramitin düz yamaçları gibi gözüken yüzeyler, aslında merdiven basamakları. Aralarda yaşam yerleri ve koridorlar var. Tepeye kadar çıkmak çok zor. Merdivenler yüksek ve kenarlarında korkuluk yok. Normal başlayıp, emekleyerek devam edebiliyorsun. Tepeye çıkmaya çalıştım ama yarı yolda havlu attım. Yerden, tepeye bakmak için bile boynunu iyice geriye atman lazım. Pencere korkulukları bile taştan yapılmış. Ne emek!! Basit taş gibi gözüken yapıların üzerinde, yüzlerce, binlerce taş oyması figürler var.

Angkor Wat, arazi büyüklüğü göz önüne alındığında, 400 dönümden fazla büyüklüğüyle, dünyanın en büyük dini kompleksi. Başlangıçta Khmer İmparatorluğu için tanrı Vişnu'ya adanmış bir Hindu tapınağı olarak inşa edilmiş ama daha sonra yavaş yavaş bir Budist tapınağına dönüştürüldüğünden, "Hindu-Budist" tapınağı olarak tanımlanıyor. Bugünkü Angkor, eski Khmer İmparatorluğu'nun başkenti. Angkor’da birçok tapınak var. En meşhurları Angkor Wat, Angkor Tom ve Ta Prohm.

İletişim