İSPANYA BARCELONA GEZİ NOTLARI 9 – 12 Nisan 2011:

İspanya’da görülebilecek muhtelif yerler olduğunu biliyorum. Örneğin Valencia – Malaga bölgesi, Bask bölgesi (Bilbao), Madrid bölgesi, Endülüs bölgesi (Granada, Sevilla, Cordoba) ve Katalonya’da Barcelona. Hepsini aynı anda göremeyeceğim için ben bunlardan Barcelona’yı tercih ettim. İklimsel olarak Nisan ayı da, Barcelona’ya gitmek için oldukça uygun bir zamandı.

Barselona, İspanya’nın Katalonya bölgesinin başkenti. İspany’nın ikinci kalabalık şehri. Katalonya, özerk bir bölge olup, İspanyolca ile birlikte Kataloncayı da resmi dil olarak kabul ediyor. Katalonların bir kısmı İspanya’dan ayrılıp bağımsızlıklarını ilan etmek için uzun süredir mücadele ediyorlar. Bask bölgesinde senelerce süren ama sonunda vaz geçilen silahlı mücadeleden farklı olarak, Katalonlar barışçı ve demokratik yollardan ayrılmaya çalışıyorlar. Ancak, o da İspanya hükümeti ve halkı tarafından kabul görmüyor. Ben Barcelona’da iken ayrılıkçıların düzenlediği birçok referandum çalışması ve hatta oylamasına şahit oldum. Denk geldiğim oylama çadırından aldığım bir bildiri yanda.


Barselona, önemli bir kültür ve turizm merkezi. Özellikle Antoni Gaudi’nin mimari eserleri şehre ayrı bir avantaj sağlıyor ve ilgi çekiyor. Hatta Barcelona’ya Gaudi’nin şehri bile diyebiliriz. Messi’li Barselona futbol takımı da, dünyanın en ünlü kulüplerinden biri. Lionel Messi, tam 21 sene Barcelona’da oynadıktan sonra, Ağustos 2021’de, ağlayarak Barcelona’dan ayrılıp PSG (Paris St. Germain) takımına geçti. Bu, futbol dünyası için çok önemli bir olay oldu.

Gelelim Barcelona şehrine. Barcelona’da mutlaka görülmesi gereken birçok yer var. Benim kısıtlı gezi programımda, ancak aşağıdaki yerleri görebilmeme fırsatım olabildi:

  • Casa Batllo (şehir merkezinde, Gaudi tarafından yapılmış bir bina),
  • Sagrada Familia (meşhur ve muhteşem kilise),
  • Erotik Müze,
  • Katalan Müzesi,
  • La Rambla Caddesi,
  • Coulomb Anıt Kulesi,
  • Guell Park (mimarisi Gaudi tarafından tasarlanan ünlü park),
  • Ice Barcelona,
  • İspanyol Köyü,
  • Liman ve Marina,
  • Munjuik ve teleferik,
  • Casa Mila (Gaudi tarafından modern bir mimari ile yapılmış bir bina),
  • Ve bir gece, Flamenko gösterisine katıldım.
  • Şimdi bu gezdiğim yerler ile ilgili daha detaylı bilgiler ve fotoğraflar vereyim.
    9 Nisan 2011 sabahı İstanbul’dan Barcelona’ya uçtum. Gideceğim otel, Eurostars Gaudi, Sagrada Familia’nın hemen yanında ve metro durağına çok yakındı. Bu nedenle taksiye para vermek yerine, havaalanından otobüsle merkezdeki bir metro durağına gideyim, oradan da metroya bineyim dedim. Seyahatlerimde genellikle avcı pantolonu gibi bol cepli bir pantolon giyerim. Gerektiğinde alması kolay olsun diye pantolonumun ön tarafındaki kolay açılan ceplerine pasaport ve otel, adres, program bilgileri gibi, sık sık kullanacağım dokümanları koyarım. Otobüsten indim, metro katına indirecek asansörün önüne geldiğimde asansörün kapısında iki kadın, iki erkek, ufak tefek, Avrupalı tipli olmayan 4 genç bekliyorlar ve çekirdek çitliyorlardı. Benim iki elimde de bavul ve çanta olduğu için, 4 kişinin arasından geçerken, ufak bir yol verme, asansöre girme – çıkma karışıklığı yaşandı. Sonunda hepimiz asansöre bindik ama asansör hareket etmeden, onlar tekrar indiler. Tam inerlerken baktım, yere bir pasaport düşmüş. Üzerinde ay yıldız var. Türk pasaportu olduğunu görünce, bavulu asansörün kapısı kapanmasın diye araya koyarak, bunlar da Türk’müş diye düşünerek arkalarından seslendim, ‘’pasaportu düşürdünüz’’ diye. Onlar hızlı adımlarla uzaklaştılar. Pasaportu açıp baktığımda benim pasaportum olduğunu görünce dilim tutuldu. Ceplerime baktım. Ceplerimdeki kâğıtlarla da oynandığını fark ettim. İnanılmaz bir hızlılık ve ustalıkla, 3-5 saniye içinde ceplerimi karıştırmışlar, pasaportu çıkartmışlar ama para veya cüzdan bulamadıkları için, muhtemelen polise haber vermeyeyim diye pasaportumu yere atmışlardı. Cüzdanı bulsalardı, şüphesiz onu alıp gideceklerdi.

    Bir elleriyle çekirdek çitlerken diğer elleriyle yaptıkları bu hırsızlığa çok kızmamla birlikte, adamların ustalığına hayran olduğumu da söylemeliyim. Hayattaki ilk ve tek yankesicilik tecrübem bu oldu.

    Asıl Rusya, İtalya ve Brezilya için söylerlerdi hırsızlığa karşı dikkatli olun diye ama ben bu tecrübeyi, hiç beklemediğim İspanya’da hoş geldin hatırası olarak yaşadım. Oysa, Avrupa’da kendimi, çok daha güvende hissederdim. Pasaportu atmasalar ne büyük sorun yaşardım ve seyahatim zehir olurdu. Yine de iyi hırsızlara denk geldim diye düşünüyorum ama seyahatlerinizde daha dikkatli olmanız için bu olayı özellikle anlatmak istedim.

    Benim doğrudan yaşamadığım ama yakınımda olan diğer hırsızlık olayları aklıma geldi. Grup ile gittiğim Rusya gezisinde, Saint Petersburg’da, grubumuzda bulunan profesyonel bir fotoğrafçının boynunda asılı olan, çok kıymetli fotoğraf makinasının lensini (hem de lens sustalı tip olduğundan kolayca sökülemeyecek tip olduğu halde) hissettirmeden çıkartıp çalmışlardı. Kalabalık bir ana cadde üzerinde grup olarak yürüyorduk. Eski fotoğraflar satan bir satıcı, ona elindeki fotoğrafları gösterip dikkatini dağıtırken, ortağı, lensi söküvermiş. Yine aynı grupla Moskova’daki metro istasyonlarını dolaşırken, rehber çok dikkatli olmamızı istemişti. Kadınlar, ellerinde veya sırtlarında taşıdıkları çantalarını bu nedenle göğüs taraflarına taktılar. Buna rağmen, bir kadının çantasından cüzdanı çıkarıp almayı başarmışlar. Kadın ne kadar üzülmüştü. Yani yankesiciler, gerçekten çok profesyonel çalışıyorlar ve çok yetenekliler.

    Bir arkadaşım da Roma’da, otelde kahvaltı sırasında çantasını komple çaldırmıştı. Brezilya’da ise bir Brezilyalı arkadaşımı bıçakla tehdit ederek cüzdanını aldılar. Yani sonuç olarak, hangi ülkeye giderseniz gidin her seyahatinizde, hırsızlığa karşı tedbir alıp, pasaportunuzu değil, fotokopisini yanınızda bulundurmanızı ve cüzdanınızı, kolayca ulaşılamayacak yerde saklamanızı tavsiye ederim.

    Bu yankesicilik macerasını yaşadıktan sonra, metroyla kolayca otelime geldim. Otelim Hotel Eurostars Gaudi, Sagrada Familia kilisesinin hemen yakınındaydı ve hatta, penceremden kilisenin bir parçasını görmek bile mümkündü. Zaten oteli seçerken ana kıstasım, otelin lokasyonu olmuştu. Şehir merkezine, gezilecek turistik yerlere ve metroya yakınlık ana kriterdi.

    Otel ile önemli turistik yerler arasındaki mesafeler şu şekilde:

  • Sagrada Familia - 0.5 km
  • Teatre Nacional de Catalunya - 0.5 km
  • Torre Agbar - 0.9 km
  • Arc de Triomf - 1.1 km
  • Hospital de Sant Pau - 1.4 km
  • Palau de la Musica Catalana - 1.5 km
  • Casa Batllo - 1.5 km
  • Casa Mila - 1.6 km
  • Placa Catalunya - 1.7 km
  • Cathedral of Santa Eulalia - 1.9 km
  • Port Olimpic - 2.2 km
  • Gran Teatre del Liceu - 2.3 km
  • Parc Guell - 2.6 km
  • Las Ramblas - 2.7 km
  • Placa d'Espanya - 3.8 km
  • Barcelona Havaalanı - 13.8 km.
  • Gezdiğim yerlere ait detayları vermeden önce, ilginizi çekeceğini düşündüğüm bazı genel Barcelona fotoğraflarını sunayım.

    Barcelona’da, hem müzelerde avantaj olması hem de sınırsız bedava ulaşım hakkı için Barcelona Card satın aldım (fiyatını yazmamışım). Bu kart sayesinde bazı gezi yerlerini ücretsiz, bazılarını ise indirimli gezebildim. Tavsiye ederim, ilk fırsatta bu karttan alın. Kartla birlikte, harita ve rehberi de alıyorsunuz. Şimdi gezdiğim yerlere geçeyim.

    Casa Batllo (Kasa Batyo)

    Otelimden sadece 1,5 Km uzakta, yürüme mesafesinde bir bina. Barselona'nın merkezinde bir bina olan Casa Batllo, 1903’de Josep Batllo tarafından satın alınmış ve 1904’te Antoni Gaudí tarafından eki halinden çok farklı olarak tasarlanmış. Bitiminden sonra, onun başyapıtlarından biri olarak kabul edilmiş. Gaudí'nin tasarladığı her şey gibi, Casa Batllo’da da sıra dışı oymalar, düzensiz oval pencereler ve garip sayılabilecek yontulmuş taş işçiliği var. Bina cephesinin çoğu, kırık seramik karolar ve renkli mozaikle dekore edilmiş.

    Batllo ailesi, cesur ve farklı bir mimari ile eşi benzeri olmayan bir bina sahibi olmak istedikleri için, Park Güell'i tasarlayan Gaudi’yi mimar olarak seçmişler ve onu tasarımında ve mimari çalışmalarında hiç kısıtlamadan, serbest bırakmışlar. Aşağıdaki fotoğraflardan, ne kadar farklı bir bina ve ne kadar farklı bir mimardan bahsettiğimi anlayacaksınız. Binada kare, dikdörtgen gibi hiçbir düzgün şekil yok. Her şey eğri, büğrü veya oval. Duvarlar, tavan, kapılar, pencereler, mobilyalar, her şey. Gaudi sadece binayı değil, binadaki kapı, pencere, cam ve mobilyaları da kendi tasarlayıp özel olarak imal ettirmiş. Sadece bu imalat zorluğu bile binayı eşsiz kılıyor.

    Bu kadar değişik bir mimari tasarımı gördükten sonra, dahi mimar Antoni Gaudi’yi biraz tanımak gerekir diye düşünüyorum. Antoni Gaudi 1852’de doğmuş. Son derece özel, farklı ve kendine özgü bir tarza sahip olan Katalan bir mimar. Her birinde ustalaşmış olduğu seramik, vitray, dövme demir ve marangozluk gibi el sanatlarını ve hiperbolik paraboloid, hiperboloid, helikoid ve koni gibi geometrik formluı tasarımlarını, yaptığı değişik mimarili yapılarda kullanmış. Her biri özel tasarım olan, özel imalat ve yoğun işçilik gerektiren eğri - büğrü kapılar, pencereler, oturma takımları, tavanlar ve duvarlar tasarlayıp üretmiş. Halen tamamlanamamış olan başyapıtı Sagrada Família kilisesi, hâlâ İspanya'nın en çok ziyaret edilen anıtı. Çok dindar bir adammış. 7 Haziran 1926'da her zamanki duası için Sant Felip Neri kilisesine günlük yürüyüşünü yaparken bir tramvay çarpınca bayılmış. Hiç kendine bakmadığından ve giyimine kuşamına özen göstermediğinden, pejmürde ve bakımsız giyimiyle, dilenci olduğu sanılarak ilgilenilmemiş ve bir yoksullar hastanesine götürüp bırakılmış. Sagrada Familia'nın papazı ertesi gün onu arayıp bulduğunda, Gaudí'nin durumu zaten ciddi bir şekilde kötüymüş ve yapılabilecek pek fazla bir şey kalmamış. 10 Haziran 1926'da, 73 yaşında ölünce, çok büyük bir törenle Sagrada Familia’nın altındaki şapele gömülmüş.

    Antoni Gaudi, Barselona'nın en ünlü mimarı olmasının yanı sıra, UNESCO Dünya Mirası Alanları listesinde yer alan yedi yapının tasarımcısı. Gaudi, gotikliği, gerçeküstücülüğü ve modernizmi, kendine özgü tuhaf ve çarpık tarzında birleştirmiş. Gaudi'nin ilk büyük projesi, 1878'de Paris Dünya Fuarı'nda gösterilen ve fabrika işçileri için bir proje olan Mataro Kooperatifiymiş. Gaudinin çok yakın arkadaşı veçok zengin bir iş adamı olan Güell, yaşamı boyunca Gaudi'nin çalışmalarının en büyük sponsoru olmuş. Birlikte çalıştıkları uzun yıllar boyunca mimarın vizyonlarına hiçbir zaman sınır koymaya veya değiştirmeye çalışmadan onu desteklemiş.

    1882'de Gaudi, hâlâ tamamlanmamış olan en büyük projesi La Sagrada Familia kilisesi üzerinde çalışmaya başlamış ve 1911'den itibaren kendini yalnızca katedrale adamış. Gaudi ömür boyu bekar ve vejetaryen olarak yaşayan, muhafazakâr ve ateşli bir Katalonya milliyetçisi olarak biliniyor.

    Birçok vizyoner sanatçıda olduğu gibi, Gaudi de yaşamı boyunca tam anlamıyla anlaşılamadı ve tanınmadı. Resmi kuruluşlar, onun eşsiz yeteneğini desteklemeyi reddetti. Şehrin ona atadığı tek proje, sokak lambaları tasarlamaktı.

    UNESCO tarafından Dünya Mirası Alanları olarak kabul edilen Barselona'daki yedi eseri şunlar:

  • Güell Parkı
  • Palau Güell
  • La Pedrera (Casa Mila olarak da bilinir)
  • Casa Vicens
  • Sagrada Familia Katedrali
  • Casa Batllo
  • Colonia Guell'deki Crypt
  • Sagrada Familia Kilisesi

    Bu muhteşem kilise, kaldığım otele sadece 500 metre uzaklıktaydı. Otele her gidiş gelişimde önünden geçiyordum. Erken saatte de, geç saatte de geçsem, önünde metrelerce uzanan insan kuyruğunu görüyordum. Barcelona’daki kısıtlı zamanımı o uzun kuyrukta bekleyerek geçirmek istemediğimden, maalesef içini görme fırsatım olmadı. Dışarıdan bile, hayret verici bir mimarisi vardı. Kim bilir içerisi nasıldı? Oranın hakkını verebilmek için, Barcelona’ya daha uzun bir gezi yapıp, bir tam günü Kiliseye ayırmak gerekir diye düşünüyorum.

    Kilise ile ilgili genel bilgiler şu şekilde:
    Gaudi tarafından Kutsal Aile Kilisesi olarak tasarlanan ve fakat inşaatı bitirilemeyen bir Roman Katolik bazilikası. Gaudi 1926'da öldüğünde, projenin dörtte biri bile tamamlanamamıştı. Bundan sonraki süre içerisinde kilisenin Gaudi’nin tasarladıklarından fazla sapmadan inşa edilip tamamlanabilmesi için büyük çaba sarf edildi ancak aradan geçen bunca zamana ve geçen bu süre içerisinde teknolojinin, çizim tekniklerinin ve imalat yöntemlerinin çok ilerlemesine ve inşaat işlerinin kolaylaşmasına karşın, henüz tamamlanamadı. Kilisenin, o günden beri devam eden inşaatının, 2025’ten önce bitirilemeyeceği düşünülüyor. Asıl amaç, Gaudi’nin 100. Ölüm yılına bu kiliseyi bitirip ibadete açmak gibi gözüküyor. Aşağıda, bina dışından çektiğim bazı fotoğraflar vereceğim. Bina hâlâ inşaat halinde olduğundan, kule vinçler ve inşaat iskeleleri, maalesef görüntüleri kirletiyor.

    Ertesi gün, Barcelona’nın en meşhur gezinti caddesi ve Bizim Taksim’deki İstiklal Caddemizi andıran La Rambla caddesinde yürüdüm. Bu cadde, yol kenarlarında, güzel mimarili tarihi binalar olan, Katalonya Meydanı ile deniz tarafındaki Kolomb Anıt Kulesi arasındaki yaklaşık 1200 metrelik geniş bir yaya yolu. Turistler ve turistlerden para almak için gösteri ve sanat yapan sokak sanatçıları ve yankesicileri ile meşhur. O yüzden yürürken dikkatli olmanız tavsiye ediliyor. Cadde boyunca, bir şeyler yiyip içebileceğiniz, kafeler, büfeler, restoranlar var. Bol sayıdaki hediyelik eşya, çiçek ve dondurma satıcısını da unutmamak lazım.

    Caddede yürürken Museu de Erotica (Erotik Müze) dikkatimi çekti ve oraya girdim. Çok gezilmeye değecek bir müze olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Müzeye giriş ücreti 7 Euro idi. Aşağıda müzeden bazı fotoğraflar var.

    La Rambla caddesinin sonunda 60 m yüksekliğindeki Coulomb Monument’a (Kolomb Anıtı) ulaşınca, kuleye çıkıp Barcelona’ya tepeden bakayım dedim. Tepeden şahane şehir ve liman manzarası gözüktüğünü söyleyebilirim. Kolomb anıtına, asansörle kolayca çıkabilirsiniz. Anıt, Kristof Kolomb'un yeni kıtaya yaptığı ilk seyahatten döndükten sonra, Barselona'da Kraliçe I. Isabella ve Kral Ferdinand'a rapor verişini anlatmak için hazırlanmış. Aşağıda, Kolomb anıtında çektiğim bazı fotoğraflar vereceğim.

    İletişim