İNGİLTERE GEZİ NOTLARI 9 Mayıs – 8 Temmuz 1988 ve Aralık 2004:

İngiltere’ye gerçek bir turizm gezisi yapmadım ama iş için de olsa, biri bir haftalık, diğeri 2 aylık, iki sefer uzun sayılabilecek iş seyahatlerim sırasında bazı yerleri gezip görme şansını yakaladım. Bu gezi notlarında, onları anlatmaya çalışacağım. Yaptığım geziler sırasında henüz dijital fotoğraf makinam olmadığından, bu notlar, fotoğraf sayısı ve kalitesi yönünden zayıf kalacak. Ayrıca, her iki gezim de oldukça eski senelere ait olduğundan, anlatacaklarım, hatırlayabildiklerimle sınırlı.

Londra ile ilgili olarak hiç unutamayacağım 2 özellik var. Birincisi, her yer o kadar temizdi ki, kaldığım 2 ay boyunca bir kere bile ayakkabımın tozunu almak zorunda kalmadım. Türkiye’de ise, her sabah ayakkabının tozunu almak, hatta çoğu kez boyamak, yapılması gerekli bir işlemdi. Sokaklarda toz – toprak görmek mümkün değildi. Her yer; ya asfalt, ya beton, ya çimdi. Diğer özellik ise yağmurlar. Ne zaman yağmur yağacağı ve duracağı belli olmuyordu. Hemen her gün ne olur ne olmaz diye şemsiye almakta fayda vardı. Bazen hafif, bazen çok şiddetli yağmur yağıyordu. Zaten bu yüzden her yer yeşildi. O sıralar Türkiye’deki bütün parklarda çimlere basmayınız uyarısı varken, orada çimlere basmak, oturmak, yatmak, serbestti. Yolda arabayla giderken bazen o kadar şiddetli yağmur yağardı ki, silecekler yağan yağmuru silmeye yetmediğinden, arabalar yolun soluna (trafik soldan olduğu için) çekip yağmurun şiddetinin azalmasını beklerlerdi. Enteresan bir şekilde, Türkiye’de yağmur yağdığında her yer, arabaların üzeri dâhil olmak üzere çamur olduğu halde orada, tam bir temiz yıkama yapılmış gibi, hem yol, hem arabalar tertemiz olurdu.

Aradan geçen onlarca seneden sonra anlattıklarımda değişiklik olması da pek mümkün olduğundan, lütfen gezi notlarımı bu gözle okuyun. İlk gezim, 9 Mayıs – 8 Temmuz 1988 tarihleri arasında, 5 arkadaşımla birlikte, 2 ay boyunca teknik eğitim aldığımız Swindon’a idi. Swindon, Londra’ya karayolundan 115 Km uzaklıkta, oldukça sessiz ve sakin bir şehir. Swindon turistik bir yer olmadığı için, zamanımızı değerlendirmek açısından, her hafta sonu mutlaka Londra’ya gidiyorduk.

Swindon’da kaldığımız otel, oldukça eski bir binaydı. Daracık merdivenleri vardı. Koridorda bir tane müşterek banyosu bulunuyordu. Üstelik küvet ve lavabo, eski Amerikan Kovboy filmlerindeki gibi, küveti ve lavaboyu suyla doldurarak kullanılacak şekilde tasarlanmıştı. Duş yoktu. Yüzünü yıkamak da, vücudunu yıkamak da büyük dertti bizim için. Taharet musluğu olmaması da başka bir sıkıntı kaynağıydı. Uzun yakınma ve uğraşlardan sonra, plastik hortumlu, musluğa takılabilen bir duş alarak, bu eziyetten kurtulabildik. Daha sonra eğitmenlerimizden öğrendiğimiz kadarıyla, şehirdeki eski binalar koruma altındaydı ve içerilerinde biraz tadilata izin verilse bile dış yüzeylerinde herhangi bir değişiklik yapılmasına izin verilmiyordu. Eğitmenimiz bizi kendi evine yemeğe davet ettiğinde, onun evinin de 150 senelik olduğunu ve sokaktaki bütün binaların 100 yaşından fazla olduğunu öğrenmiştik. Aşağıda, sakin, huzurlu ve temiz Swindon sokaklarından bir fotoğraf var.

Levent Çorbacıoğlu

Otelin tam karşısında bir bar vardı. Geceleri oraya gidiyorduk. Kalabalık oluyordu. Daha önce Türkiye’de hiç görmediğimiz biçimde, en yaygın içilen içki, ‘‘Shandy’’ idi. Yani bizim hiç bilmediğimiz, limonatalı bira. Barmen, birayı yarı yarıya limonatayla karıştırarak servis ediyordu. Daha sonraki yıllarda, birlikte çalıştığım İngilizlerden, Shandy’nin İngilizler arasında çok yaygın olduğunu öğrendim.

Londra’ya otobüsle veya trenle gitmemiz mümkündü. İlk seferimizde, oldukça ucuz olduğu için otobüsle gittik ama otobüs terminalinin, otobüsün ve otobüs yolcularının düşük kalitesini gördükten sonra, bir daha bu yolu denemedik. Otobüs yolculuğu 2 saat sürüyordu ve öyle anlaşılıyor ki, sadece çok yoksullar otobüsü kullanıyordu. Trenle ise yaklaşık 1 saatte, çok rahat, hızlı ve temiz bir şekilde Londra’ya varabiliyordun. Muhtemelen günümüzde trenlerin hızı daha da artmıştır.

Swindon’da eğitim alırken, hızlı öğrenmemiz ve başarımızın karşılığında, bizi Romalılardan kalma Bath denilen tarihi Roman hamamlarının bulunduğu bölgedeki muhteşem bir şatodan dönüştürülmüş otele götürdü eğitmenimiz. Bath’e, Swindon’dan yaklaşık 45 dakikalık bir araba yolculuğuyla gidilebiliyor. Romalıların İngiltere’yi işgal ettiklerini tarih kitaplarında okumuş muyduk hatırlamıyorum ama asıl o zaman öğrendim Romalıların İngiltere’ye kadar geldiklerini. Bath’de, muhteşem tarihi mimarili, lüks bir otele dönüştürülmüş eski ve tarihi bir lord şatosunda kaldık bir gece. Priory Hotel. İçi müze gibi zengin donatılmış bir bina olan otel, park sayılabilecek büyüklükte, koca bir bahçenin içinde yer alıyordu. Otelin odaları, koridorları ve salonları, tablolar ve heykellerle doluydu.

Otelden aldığım posta kartının fotoğrafı aşağıda. Kartta, bahçenin çok küçük bir kısmı görünebiliyor. Ayrıca, şatonun içinin, dışından çok daha görkemli olduğunu tekrar söylemeliyim.

Levent Çorbacıoğlu

Otelin dışında, Bath’i dolaşıp Roma Hamamını ve diğer kalıntıları da gezdik ama nedense hiç fotoğraf çektirmediğimizden, neleri ve nereleri gördüğümü hatırlayamıyorum.

Bu arada, İngiltere’ye ilk defa gidecekler için, İrlandalı ve İskoçların İngilizcesini anlamanın çok zor olduğunu söylememde fayda var. Akşamları televizyon kanalları arasında dolaşırken, özellikle İrlanda televizyonuna rast geldiğimde, sanki İngilizceden başka bir dil konuşuyorlarmış zannediyordum. Tesadüfen bize ders veren 2 eğitimci de İskoç asıllıydı. Birinin İngilizcesini anlamakta zorluk çekmedik ama diğerinin telaffuzuna kulağımızın alışabilmesi günler aldı.

İngiltere’ye gelecek turistlerin asıl görmek istedikleri yer Londra olsa gerek. Bu nedenle benim de Londra’da gezdiğim yerlerden bahsetmem gerekiyor.

Thames nehri

Londranın içinden geçen Thames nehrinde tekne turu yapıldığında Parlamento Binası ve Londra Kulesi gibi nehir kenarındaki ünlü yerleri seyretme imkânı bulur, nehir üzerindeki güzel köprüleri seyredebilirsiniz.

Madame Tussaud Balmumu Müzesi:

Londra’da, o zamanlar sadece Londra’da bulunan ama daha sonra başka ülkelerde de şubeleri açılan Madame Tussaud’s (Madam Tusso) balmumu müzesini gezdim. Müzedeki birçok heykelin gerçeğe ne kadar yakın olduğunu görünce şaşırmıştım. Bunun önemli bir istisnası vardı, Atatürk. Atatürk, hiç bizim bildiğimiz Atatürk’e benzemiyordu. Çok kızmıştım.

Aşağıdaki fotoğrafa bakınca, ne hissettiğimi anlarsınız sanırım.

Levent Çorbacıoğlu

Aynı kızgınlığı, müzeyi gezen, uzun zamandır Eskişehir Belediye Başkanlığı yapan Yılmaz Büyükerşen hoca da yaşamış. Yılmaz hocanın hikâyesi şöyle:

1966'da İngiltere'ye gitmiştim. Londra'daki ünlü Madame Tussauds müzesine de gittim. Çiçek bozuğu yüzlü, omuzları düşük bir frak giymiş, Atatürk'ten başka herkese benzetebileceğiniz balmumu heykeli görünce çok moralim bozuldu. Dünyanın dört bir yanından insanlar geliyor, Atatürk'ü öyle tanısınlar istemedim. O dönem gittim konuştum ama “Türkiye'den gelen hiç kimse beğenmiyor ama Madame Tussauds yöneticileri Atatürk bizim için bu diyorlar, başka bir şey demiyorlar” diye bir yanıt aldım. Elçiler de gidip konuşmuş ama olmamış. Türkiye'ye geldikten sonra tanıdığım heykeltıraş arkadaşlara bu konudan bahsedince “Türkiye'de bunlar yapılamaz” dediler. Ben de “Bu Türkiye'de yapılamaz” dendiğinde tahrik oluyorum, işlerimi bırakıp hemen onunla uğraşıyorum. Formülünü bulduktan sonra hemen bu heykellerden yapmaya başladım ve ilk balmumu heykelimi de Anıtkabir'e yaptım. Fraklar giymiş, ayakta bir Atatürk'tü. Bir gün Koç Grubu'ndan Mustafa Koç, Harp Akademileri komutanı ile golf oynuyormuş. Komutan İbrahim Fırtına da daha önce Eskişehirde'ydi, benim heykellerle uğraştığımı biliyordu. Koç'a “Londra Madame Tussauds'daki Atatürk heykelini olsa olsa siz değiştirirsiniz, siz özel sektörsünüz” demiş. O sırada Madame Tussauds'un da işletmecileri değişmiş. Yeni işletmecisi olan Araplar çok yüksek para istemelerine rağmen Koç Grubu razı olmuş. Projede danışman olmam için bana telefon ettiler. Ben de heykeltıraşın Atatürk hakkında bir kitap okumasını ve Anıtkabir'i görmesini rica ettim, daha sonra da biz kendisiyle buluşup birlikte çalıştık. Heykel gerçekten güzel oldu. Şu anda Londra'daki Madame Tussauds'da bu heykel duruyor.

Madame Tussauds’da koridorlara, salonlara, sanki orayı gezmeye gelen insanlarmış gibi gözüken, sıradan insanların mumyalarını da serpiştirmişlerdi. Ben bir ara, loş bir koridordaki iskemleye oturup dinlenirken, müzeyi gezen iki kız beni gördü. Beni mumya sandıklarını anladım ve hiç kıpırdamadan onlara bakmaya devam ettim. Kızlardan biri, benim yüzüme 30 cm. kadar yaklaşınca gözümü kırptım. Kız, beklemediği bu hamle karşısında önce ürktü, sonra gülerek kaçıştılar. Haklıydı, gerçekten bazı mumyalar gerçeğe o kadar çok benziyordu ki.

Buckingham Palace

Buckingham Sarayı, Kraliçenin Londra’daki ikametgâhı. Özellikle bahçesinde yapılan seremonilerden dolayı, önemli bir turist cazibe merkezi. Saray 775 odaya ve Londra'nın en büyük özel bahçesine sahipmiş. Resmi faaliyetler için kullanılan devlet odaları, bazı dönemlerde halka açılıyormuş.

Big Ben

Big Ben, Londra'daki Westminster Sarayı'nın kuzey ucundaki büyük saat kulesine ve onun büyük çanına verilen ad. Big Ben, kulenin beş çanının en büyüğü. 96 m yüksekliğindeki kule 1859'da tamamlandığında, saatinin dünyadaki en büyük ve en doğru saat olduğu kayda geçmiş. 2017’de, kuleye asansör eklenmesini, saat kadranlarının elden geçirilip yeniden boyanmasını içeren bir restorasyon işlemi yapılmaya başlanmış ve 2021’de bitirilmesi planlanmış. Son durumunu bilemiyorum. Aşağıdaki fotoğrafta arkadaşlarımla birlikte Big Ben önündeyiz.

İletişim