HİNDİSTAN GEZİ NOTLARI 2009 Aralık BİRİNCİ GEZİ - KUZEY HİNDİSTAN:

Singapur’da çalışırken, televizyonda, genel olarak CNN International’ı seyrederdim ve sürekli olarak Hindistan’ın turizm reklamını görürdüm. Reklamın ana sloganı şuydu: INCREDIBLE INDIA.

Bu reklamların ve birlikte çalıştığımız birçok Hintli meslektaşımın etkisiyle, Hindistan’ı görmek istedim. Biraz araştırınca, Hindistan’ın da Çin gibi, çok büyük bir ülke olmasından dolayı bir seferde gezilmesinin mümkün olmadığını anladım. Uzun süreli gitmem mümkün olamadığından, Singapur’da beraber çalıştığım Hintli arkadaşların önerilerini de göz önüne alarak planladım seyahatlerimi. Hindistan’ı iyi tanımak için yeterli olmamakla birlikte, Hindistan’a iki sefer gitme şansım oldu. Hindistan’ı gerçekten tanımak için muhtemelen 5-6 ayrı gezi düzenlemek veya uzun süre kalmak gerekiyor diye düşünüyorum.

Aradan çok zaman geçtiği için, her şeyi hatırlama şansım olmamasına karşın, elimdeki notlardan ve fotoğraflardan yola çıkarak, gezdiğim yerleri olabildiğince anlatmaya çalışacağım. Verdiğim bilgiler, gezdiğim döneme ait olup, aradan geçen zaman içerisinde bazı değişiklik olmuş olması çok mümkündür. Gezi notlarını lütfen bu gözle okuyun. Notlarımdaki genel bilgiler ise, internet ve rehberler kaynaklıdır. Hindistan gezilerimin ilkini Kuzey Hindistan’a ikincisini de Güneydoğu Hindistan’a yaptım. Kuzey Hindistan deyince, bütün Kuzey Hindistan’ı dolaştığımı sanmayın. Kuzey Hindistan ile kastım, Altın Üçgen denilen, Agra – Jaipur – Delhi üçgen bölgesi ile sınırlı.

Singapur’da nüfusun %20 den fazlası Hintli olduğu için, ciddi miktarda, büyük ve zengin Hindu tapınakları var. Bu tapınaklarda gördüğüm onlarca heykel, kabartma ve resmin Hindu tanrıları olduğunu öğrenince çok kafam karışmıştı. Hindu dinini biraz öğrenmek isteyince, çok uzun bir çalışma yapmadan detayları anlayabilme şansımın olmadığına karar verip, havlu atmıştım. Çok karmaşık bir konu olmasına karşın, hiç bilmeyenler için öğrenebildiğim kadarıyla biraz bahsedeyim Hindu dini ve inanışlarından. Hindu dininin, dünyanın en eski dini olduğu varsayılıyor. Onlarca mezhebi var. Hindu inancına göre yaratıcı tanrı Brahma’dır. Vişnu ve Shiva tanrılarının ise Brahma’dan geldiğine inanılıyor. Bu üçlüye Trimurti deniyor. Bunu Hristiyanlıktaki ‘’Baba – Oğul – Kutsal ruh’’ üçlüsü gibi düşünebiliriz. Bunun dışındaki Hindu tanrıları, önemli krallar ve kral soyundan gelen savaşçıların Brahma tarafından verilen güçlerle tanrılaşması sonucunda ortaya çıkmış. Bunları da, bir anlamda, Hristiyanlıktaki ‘’Saint’’, gibi algılamak mümkün. Her birinin ayrı sorumluluk ve görevi olduğu varsayılıyor. Tapınaklar genelde Vişnu ve Şiva tapınakları olarak yapılıyor. Hinduizmde, çok değer verilen bir kast sistemi var. En üst sınıf Brahmanlar. Brahman soyundan olduklarına inanılan, kutsal yetileri olan rahipler ve âlimler. Bunlar yol gösterici. İkinci sınıf Krişnalar, hükümdar, devlet adamı veya önemli askerlerden oluşuyor. Üçüncü sınıf, tüccar ve çiftçilerden oluşan Vayansalar. İşçiler ve diğer meslek sahipleri Çudra sınıfından. Bu dört sınıf dışındaki Paryalar ise kast sistemindekilerin hakkına sahip olmayan zavallı insanlar. Hindu dininde yüzlerce tanrı olmakla birlikte, en yaygın tapılanlar şöyle:

  • Brahma : Yaratıcı, her şeye gücü yeten. 4 kafalı, 4 kollu ve sakallı. Ellerinde çiçek, tespih, su testisi ve Hindu kitabı bulunuyor.
  • Vişnu : Evrenin koruyucusu. 4 Kollu ve mavi. Elinde deniz kabuğu, nilüfer, çark silahı ve gürz bulunur.
  • Şiva : Yok eden ve yeniden yaratan tanrı. Kaşlarının arasında üçüncü gözü var. Sarasvati : Brahmanın karısı. Öğretici tanrı. 4 kolu var. Genelde sitar (geleneksel Hint sazı) çalar.
  • Lakşimi : Zenginlik tanrısı. 4 kolu var.
  • Parvati : Bereket, sevgi ve bağlılık tanrısı.
  • Avatar : Tanrıların yer yüzüne geldiklerindeki şekil olarak kabul ediliyor. Bu yüzden birçok avatar var.
  • Krişna: Vişnunun avatarlarından biri. Vişnu’nun en iyi şekillenmesi olarak kabul edilmiş.
  • Ganeşa : Şiva’nın oğlu. Başlangıç, başarı, şans ve akıl tanrısı. Fil suratlı, 4 kollu. Budistlerce de çok önem verilin bir tanrı.
  • Hanuman : Maymun yüzlü, uçabilen bir tanrı. Özellikle Ramayana ve benzer destanlarda önemli yer tutuyor.
  • İndra : Gökyüzü, yağmur, fırtına ve savaş tanrısı.

  • En bilinen Mistik Hint Sembolleri de şunlar :


    Aum. Hindu dualarında Trimurti tanrılarına yakarmak için kullanılıyor. Biz OOOMMMM diye söylüyoruz. Bir tapınağı gezerken rehber bunu titreştirerek söyleyip ne kadar rahatladığını anlatıyordu. Benden de, gözlerimi kapatıp aynı şekilde yapmamı, bunu yaparsam çok rahatlayacağımı söyledi. Aynı şekilde yapıp aynı sesi çıkartmama rağmen pek bir şey hissettiğimi söyleyemem.

    Gamalı haç, Svastika işareti. Güneş sembolü. Dört yana salınmış kollar evreni simgeliyor. Kolları saat yönünde dönen svastikaların uğur, ters yönde dönenlerin uğursuzluk getireceğine inanılırmış.

    Shrivatsa, sonsuz düğüm. Buda'nın sonsuz bilgeliğini temsil ediyor. Bereket, mutluluk, başarı ve sonsuz aşkın sembolü olarak kullanılıyor.

    Altı köşeli yıldız, Sri Yantra. Hindu inanışında güneşi sembolize ediyor. Vişnu ve Şiva üçgenlerinin birliğini gösterir.

    Hindistan’da dominant din Hindu dini olmakla beraber, büyük kısmı Pakistan’a geçmiş olmasına rağmen, hala, %12 kadar Müslüman yaşıyor (bu yüzden, halen, Endonezya’dan sonra dünyanın ikinci büyük Müslüman nüfusu). Ben bunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Sanki bütün Müslümanlar Pakistan’a geçmişler diye düşünüyordum. Kuzey Hindistan’daki hemen bütün önemli turistik yer ve eserlerin Müslümanlara ait olduğunu görünce, bu şaşkınlığım daha çok arttı. Ülkedeki Müslümanlar genelde Kuzey Hindistan’da yaşıyor. Zaten, gezilerimiz sonrasında anladık ki, Kuzey Hindistan’daki turistik yerlerde çoğunlukla Müslüman – Moğol – Babür eserleri bulunuyor.

    Kuzeydeki Hindu tapınakları, Güney Hindistan’daki Hindu tapınaklarından daha farklı. Güneydekiler ise, Singapur’da görmeye alışık olduğum cinsten Tamil Hindu tapınakları. Daha sonraki bölümde, Güney Hindistan gezimle ilgili notlarımı okuyunca, ne demek istediğimi ve her iki bölgenin ne kadar farklı olduklarını daha rahat gözlemleyebileceksiniz.

    Hindistan’ın kısa tarihçesi şöyle:
    700’lü senelerden sonra Araplar ve Gazneliler Hindistan’da fetihler yapmaya başlamış. Ve bir süre Gazneliler Hindistan’ın tümünü ele geçirmiş. 15. Yüzyıl başlarında Timur orduları, daha sonra ise Timur soyundan gelen Babür Şah’ın orduları Hindistan’ı fethedip Babür İmparatorluğunu kurmuş. Babür devleti, İngilizlerin işgaline kadar 342 sene hüküm sürdü. Bu uzun dönemden kalan sanat ve bilim eserleri ise hala önemini koruyor. İngilizler ülkeyi işgal ettikten sonra halka çok eziyet etmişler. Bu yüzden 1906’da İngilizlere karşı direniş başlamış. 1919’da Mahatma Gandi ile birlikte başlayan pasif direniş hareketi, 1947’de ülkenin tam bağımsızlığını kazanmasıyla sonuçlanmış. Ancak, Gandi’nin karşı çıkmasına ve ülke bütünlüğünü korumak için gösterdiği tüm çabalarına karşın, ülke, Hindu – Müslüman anlaşmazlığı sonucunda, Hindistan ve Pakistan olarak iki ayrı devlet haline dönüştü. Ana Hindistan yarımadası Hindistan, Hindistan’ın doğusunda ve batısında ise Müslümanların yaşadığı Pakistan kuruldu. Pakistan’ın lideri Muhammed Ali Cinnah, Hindistan’ın lideri Nehru oldu. İki ülkenin kuzeyindeki dağlık bölgede olan Keşmir ise hâlâ iki ülke arasında sorun olarak durmakta. 1948’te özgürlük savaşçısı ama her zaman barıştan yana olan Gandi, suikasy sonucunda evinin bahçesinde yürürken, vurularak öldürüldü. 1971’de, Hindistan’ın doğusundaki Doğu Pakistan Müslüman bölgesi, Bengaldeş adını alarak bağımsızlığını ilan etti. 1984’te, Hindistan’ın ilk kadın başbakanı olan Indra Gandi koruması tarafından öldürüldü. Oğlu, başbakan Raciv Gandi’de 1991’de suikasta kurban gitti. Soyadları aynı olmasına karşın, Indra Gandi ile Mahatma Gandi arasında akrabalık ilişkisi yok.

    Gelelim ilk Hindistan gezime.
    16 Aralık sabah 02:30’da Delhi havaalanına inip, rehberle beraber, doğrudan, yaklaşık 200Km uzaklıktaki Agra’ya yola çıktık. Delhi’den Agra’ya arabayla yolculuk 5 saat kadar sürdü. Şehirlerarası, bölünmüş yol olmasına rağmen, kuralsız, hatta ters yönden giden onlarca sürücü ile birlikte, at arabaları, deve arabaları, manda arabaları, motosikletler, bisikletliler, tuk-tuklar, inekler ve insanlar arasından geçip, yarı uyanık, yarı uyuyarak yolculuğu tamamladık. Benim için yolda karşılaştığım en çarpıcı şey, ters yönden gelen araçların yanında, aşırı klakson sesi duyulmasıydı. Herkesin eli klaksondaydı. Bizim şoför dâhil, herkes yerli yersiz klaksona basıyorlardı. Çoğu kamyonun arkasında, ‘’Blow Horn’’ veya ‘’Horn Please’’ (Lütfen kornaya basın) yazısı vardı. Kornaya basmak, adeta, faydalı bir trafik kuralı gibi algılanıyor Hindistan’da. Yollarda arabaların önüne pervasızca atlayan insanlar, adeta, Hindu inancına göre yoksulluktan kurtulup zengin olacakları ikinci hayata kavuşmak için acele ediyor gibiydiler. Gördüğümüz yerler o kadar yoksulluk ve pislik içerisindeydi ki, adamlara hak vermek geliyor insanın içinden. Bu dünyadan bekledikleri hiçbir şey yok sanırım. Gelecek hayatlarında çok mutlu olacakları inancıyla yaşıyor ve yoksulluğa, çaresizliğe boyun eğiyorlar diye düşünüyorum. Ve Agra’ya geldik.

    Agra, Şah Cihan’ın sevgili eşi Mümtaz Mahal Hatun için yaptırdığı Taç Mahal (Taj Mahal) ile tanınıyor ama bunun yanında başka tarihi ve önemli eserlere de ev sahipliği yapıyor. Taç Mahal dışında 2 tane UNESCO Dünya Mirası alanına, şehirdeki Agra Kalesi'ne ve yakındaki Fatehpur Sikri'ye sahip.

    Babür mimari tarzında (Hint ve İslami tarzların farklı bir karışımı) birçok anıtsal bina inşa edildi. Babür mimarisinin taçlandıran eseri olan Taç Mahal 1648’de inşa edildi. Başkenti Delhi'ye taşınması, Agra’nın önemini azalttı ve Agra, ikinci sınıf bir kasabaya dönüştü. 1628'de İmparator Jahangir'in üçüncü oğlu Prens Khurram, kanlı bir veraset savaşından sonra kral oldu ve Shahjahan (Şah Cihan) veya “Dünyanın Kralı” adını aldı. Onunla henüz prens iken evlenen Banu Begüm, iyi ve kötü zamanlarda, Agra'nın lüks kraliyet saraylarında veya savaş kamplarının geçici çadırlarında, sadık bir şekilde onun yanında kaldı. Prens Khurram Şah Cihan olduktan sonra, sevgili karısı Begüm’e de Mümtaz Mahal (Sarayın Yücesi - Sarayın Süsü) unvanını verdi. Şah Cihan ile Mümtaz Hatun’un 19 yıllık evliliklerinde 13 çocukları olmuş. Mümtaz Hatun, savaş meydanları dâhil, kocasının yanından ayrılmamış ve maalesef 14. çocuğunu doğururken 38 yaşında hayatını kaybetmiş. Şah Cihan, eşini çok sevdiği için savaşa da onunla birlikte gidermiş. Zaten 14. doğumunu da savaş sırasında erken doğum olarak yapmış. Sevgili karısını kaybeden Şah Cihan’ı hiçbir şey teselli edememiş. Resmi kayıtlarda Şah Cihan’ın 2 sene yas tuttuğu belirtilmiş. Sonunda, onun anısına bir türbe yapılmasını emretmiş. Türbe üzerindeki çalışmalar 1633'te başlamış ve 20.000 işçi ile 1651’e kadar 18 yıl sürmüş. En yetenekli mimarlar, kakma ustaları, hattatlar, taş oymacılar ve duvar ustaları, Hindistan'ın her yerinden, İran ve Türkiye’den getirilmiş.

    Bir süre sonra devlet işlerinin bozulması üzerine, oğlu tarafından tahttan indirilip, Taç Mahal’i penceresinden görebildiği Agra Kalesindeki odasına hapsedilmiş. 74 yaşında öldükten sonra, onu da, Taç Mahal’e, eşinin yanına gömmüşler. Taç Mahal, Şah Cihan'ın en sevdiği karısının anısına yaptırdığı beyaz mermerden devasa bir türbe ve bir aşk anıtı. Dünyanın en iyi korunmuş ve Hint Müslüman mimarisinin başyapıtlarından ve mimari açıdan en güzel mezarlardan biri. Taç Mahal'in muhteşem mermer yapısından taşan, kendine has bir yanı var. Binanın muhteşemliği ancak taş ve mermer işçiliğine, kakmacılığa bakınca anlaşılabiliyor. Dünyanın en çok fotoğrafı çekilen yapılarından biri olmasına ve anında tanınmasına rağmen, her güzelliğini fotoğrafa yansıtmak mümkün değil. Kompleksin arazisinde diğer güzel binalar, havuzlar ve çiçekli, geniş süs bahçeleri bulunuyor. Türbenin önündeki büyük havuzda Taç Mahal’in yansıması, harika bir görüntü oluşturuyor.

    Şimdi, önce Agra’dan, sonra Taç Mahal’den bazı fotoğraflar vereyim.

    Bazı kaynaklara göre, Taç Mahal’in (Taj Mahal) yapımı, Mimar Sinan’ın öğrencileri tarafından yürütülmüş ve 20 sene sürüp, 1651’de tamamlanmış. Uzaktan bakıldığında insanı hayran bırakan yapı, yakından bakınca insanı iyice şaşkınlığa sevk ediyor. Beyaz mermerden yapılmış olan yapıtın her santimetrekaresi üzerinde ciddi bir emek ve işçilik olup, üzerinde yüzbinlerce akik, sedef, firuzeye ek olarak pırlanta, yakut, zümrüt ve inciler bulunmakta. Üstelik bu beyaz mermer yapı, güneşin ışıklarına göre değişik renkler alıp, insanı daha da büyülüyor. Taç Mahal’in mermerlerinin kirlenmemesi için, 3-4 kilometre yakınından itibaren motorlu araç yaklaştırmıyorlar. Arabadan iniyorsun, ya yürüyerek ya da oradaki elektrikli arabalarla Taç Mahal’e ulaşıyorsun. Taç Mahal’in kapısına kadar her yer pislik içinde ama kapıdan içeri girince, bambaşka bir dünyada, tertemiz bir ortamla karşılaşıyorsun. Kabrin içinde resim çekme ve ayakkabı ile girmek yasak. Taç Mahal’in muhteşemliğini resimlere bakarak anlamak mümkün değil. Uzaktan zarif siluetini seyretmenin yanı sıra, yakından bakıp, akiklere dokunmak, onları hissetmek lazım.

    Taç Mahal, kutsal sayılan Ganj nehrine açılan Yamuna nehrinin kıyısında yer alıyor. Zemin gevşekliğine karşı tedbir olarak kazıklama yöntemi gibi kullanılan ahşaptan yapılan temel üzerine oturtulması da önemli bir mühendislik başarısı olarak görülüyor. Yine Yamuna nehrinin kıyısında, Taç Mahal ile aynı tarafta Agra Kalesi bulunuyor. Şah Cihan, oğlu tarafından devrildikten sonra, Agra kalesindeki Yasemin kulesine hapsedilmiş. Bu kulede hapsedilmesinin sebebinin, kuleden bakıldığında Taç Mahal’in seyredilebiliyor olması diye düşünülüyor. Şah Cihan bu kuledeki hapis hayatını, ölene kadar sevgili karısı Begüm Sultan’ın (Mümtaz Hatun) için yaptırdığı Taç Mahal’i seyrederek geçirmiş. Şah Cihan için, ülkeye o kadar güzel günler yaşatıp, başarıyla yönettikten sonra gelen ne hazin bir son. Ama sonra neyse ki, onu da eşinin yanına, Taç Mahal’e gömmüşler.

    Nehir eskiden daha coşkulu akıyormuş ama gittikçe debisi azalmış. Ben ziyaret ettiğimde, üzerindeki flamingolar dışında, pek de hoş olmayan görüntüsü vardı. Bazı fotoğraflar vereyim.


    Taç Mahal aslında 310 x 550 metre alana yerleştirilmiş büyük bir kompleks. Taç Mahal dışında, birçok güzel ve geniş binalar da var. Taç Mahal kompleksinin içindeki binalar ile ilgili şu bilgilere ulaştım. Ön Avlu: Babür İmparatorluğu zamanında tören alanı olarak kullanılmış. Çevresinde, kemerli girişli, konaklama odaları var. Ön avlunun kuzeyinde, mezar bekçileri ve cenaze hizmetlerini yerine getiren kişiler için yaşam alanları olarak hizmet eden bölümler var. Ön avlunun diğer iki tarafında ise, önlerinde, su havuzları bulunan iç yan mezarlar bulunuyor. Bu mezarlarda, Şah Cihan’ın diğer iki karısı yatıyormuş. Büyük Kapı (Darwaza-i Rauza) denilen büyük bir yapı var. Mümtaz Mahal'in türbesine açılıyor. Kapının kaidesi 38 metreye yakınmış. 30 metre yüksekliğinde duvarlarla çevrilmiş. Kapı, beyaz mermerden dekoratif süslemeli kırmızı kumtaşından yapılmış. Taç kompleksinin bahçesi, Firdevs bağı olarak adlandırılmış. Bahçe, dört eşit çeyreğe bölünmüş büyük bir kare şeklinde. Her köşesinde Nehir Kenarı Kuleleri bulunan, nehir kenarındaki teras üzerinde, camiyi, türbeyi ve misafirhaneyi taşıyan bir mermer kaide bulunur. Nehre bakan cephesi kırmızı kumtaşı ile kaplanmış ve mermer kakma ile çerçevelenmiş. İkinci kare mermer kaide, kumtaşı terasın ortasında olup, üzerine türbe ve onu çevreleyen dört minare yerleştirilmiş. Kaidenin tabanı da, mozolenin beyaz mermer kaplamasında görülen zarif oymalarla süslenmiş.

    Mümtaz Mahal'in Türbesi, Taç Mahal kompleksinin ana unsuru. Yukarıdaki fotoğrafların bir kısmı, bu türbenin duvarlarına ait. Bitkisel motiflerin yanında Kuran ayetleri de yer alıyor. İç tarafa girmek mümkün değildi.

    Türbe kaidesinin her bir köşesinde birer tane olmak üzere 4 mermer kaplı minare bulunuyor. Türbe binasının batısında ise cami yer alıyor. Aşağıda, Taç Mahal kompleksi içerisindeki diğer yapı ve binalardan bazı fotoğraflar göreceksiniz.

    İletişim