ENDONEZYA GEZİ NOTLARI 26 – 30 Nisan 2008

Emekli olduktan sonra, gezdiğim, gördüğüm yerlerle ilgili Gezi Notları hazırladım. Aradan çok zaman geçtiği için, her şeyi hatırlama şansım olmamasına karşın, elimdeki notlardan ve fotoğraflardan yola çıkarak, gezdiğim yerleri olabildiğince anlatmaya çalışıyorum. Verdiğim bilgiler, gezdiğim döneme ait olup, aradan geçen zaman içerisinde bazı değişiklikler olmuş olması çok mümkündür. Lütfen gezi notlarını bu gözle okuyun. Notlarımda verdiğim genel bilgilerde ise, rehberden veya internetten yararlandım.

Endonezya seyahatini, Singapur’da çalışırken methini duyduğum, meşhur Borobudur tapınağını görebilmek için planladım. Bu nedenle, en turistik yer olan Bali yerine Yogyakarta’ya gitmeyi tercih ettim. Yogyakarta (telaffuzu Jogjakarta), Endonezya’nın en kalabalık adası olan Cava’da. Ülkenin başkenti olan Jakarta’dan (telaffuzu Cakarta) geçmek zorunda olduğumuzdan Cakarta’da gezi programıma girmiş oldu. Katı Müslümanlık kurallarının uygulandığı Açe (Aceh) bölgesinde, İslam devleti kurmak isteyen aşırı dincilerin hükümete karşı mücadelesi devam ettiğinden, bu bölgeye turist olarak gidilmesi önerilmiyor. Zaten sanırım bu İslami hareket nedeniyle, Türk vatandaşları için vize istiyorlar. Endonezya, batik kumaşı zenginliği, destansı Hindu Ramayana balesi ve Gamelan müzik toplulukları ile, dünyanın dört bir yanından ziyaretçileri kendine çekiyor. Bunlardan ileride bahsedeceğim. Endonezya Güneydoğu Asya’da, Pasifik Okyanusuyla Hint Okyanusu arasında yer alan 17000 üzerinde sayıda, irili ufaklı adalardan oluşan, bir adalar ülkesi. 270 milyon üzerindeki nüfusu ile dünyanın en kalabalık İslam nüfuslu ve dördüncü en yoğun nüfuslu ülkesi. Ülkenin %90’ı Müslüman. Ayrıca, 2 milyon metrekareye yakın yüz ölçümüyle, Asya’nın dördüncü büyük ülkesi olup, Türkiye’nin yaklaşık 3 katı büyüklüğünde bir alanı kaplıyor.


Takımadalar peş peşe uzanıyor Bu nedenle ülke geniş bir alana yayıldığından, ülkede 3 ayrı saat dilimi kullanılıyormuş. Endonezya, Ekvator çizgisi bölgesinde yer alıyor ve bir kısmı sönmüş, bir kısmı hâlâ faal olan birçok volkanı barındırıyor. Bu volkanik yapısından dolayı olsa gerek, sık sık, tsunami, sel, deprem ve yanardağ patlaması gibi doğal felaketlerle duyuyoruz Endonezya’yı. Ekvator bölgesinde olduğundan, bizdeki gibi 4 mevsim yaşamıyorlar. Yağışlı ve az yağışlı denen 2 döneme sahip bir ülke. Sıcaklık, 12 ay boyunca 26 derece civarında bulunuyor.

Adalar ülkesi olduğundan ve rehberin söylediğine göre hemen her adada farklı bir dil veya lehçe kullanıldığından, ülkede 200 üzerinde dil varmış ama resmi dil olarak, Malezya’da da kullanılan Bahasa (Bahasia) dili kullanılıyor. Malay diliyle ne kadar bir diyalektik farkı vardır bilmiyorum ama bizim şirkette Endonezya’da çalışıp Bahasa öğrenen Japon mühendisler, Malezyalılarla rahatça konuşabilirlerdi. Dolayısıyla, az bir fark olsa gerek. Malezyalılar kendi dillerini Malay olarak, Endonezyalılar ise Endonezya (Indonesian) olarak adlandırıyor. Endonezya, coğrafi konumu itibarıyla eski dönemden itibaren ticaret yolları üzerinde yol aldığından, birçok ülkelerin istila ve etkisi altında kalmış. İlk başlarda Hindu ve Budist krallıklar kurulmuş. Daha sonra Müslüman tüccarlar gelmiş ve İslamiyet’i yaymışlar. Daha sonra ise Hollandalılar adaları işgal edip burayı sömürge haline getirmiş.

İkinci dünya savaşında Japonlar Güney Doğu Asya’yı istila edince, Endonezya’da Hollandalılara karşı mücadele güç kazanmış. İkinci dünya savaşından sonra, Japonların yenilmesiyle birlikte, Hollanda sömürgeliğinden kurtularak, General Ahmed Sukarno önderliğinde bağımsızlıklarını ilan etmişler. 1950’de devletin adı “Endonezya Cumhuriyeti” olarak değiştirilmiş. 1965’teki iç savaşta bir milyona yakın insan ölmüş. 1967’de General Suharto, Sukarno’yu devirerek başkanlığı almış ve onun yönetimindeki otoriter rejim 1998’e kadar sürmüş. Endonezya’nın çok zengin doğal kaynaklarına rağmen, Endonezyalıların çoğunun, oldukça yoksul bir yaşam sürdüğü izlenimi edindim. Endonezya’da, hem erkekler, hem kadınlar, sarong adı verilen geleneksel, vücuda sarılarak elbise haline getirilen örtülerle dolaşıyor. Gittiğim bir restoranda, şortlu olduğum için bana bir sarong verdiler. Denedim, erkekler için olan Sarong’u sarması oldukça kolay. Saronglar genelde Batik kumaştan oluyor ve özellikle erkekler tarafından, peştamal gibi belden aşağı sarılıyor. Ancak, kadınlar daha ziyade Batik bütün elbise veya pantolon-gömlek şeklinde giyiyorlar.

Erkekler genelde başlarına basık fese benzer kepler takıyorlar. Aşağıdaki fotoğraflarından tanıyacağınız General Suharto ve General Sukarno’yu hep bizim Osmanlılar döneminde kullandığımız fesli resimleriyle hatırlarız ama ben gezim sırasında hiç o feslerden takan Endonezyalı görmedim. Belki normal vatandaş değil ama üst kademe, hâlâ fes kullanıyordur.



Gelelim gezimize:
Sabah, Singapur’dan direkt olarak Garuda (Endonezya hava yolları) ile Endonezya’nın Cava adasındaki Jakarta’ya, oradan da Yogyakarta’ya uçtuk. Havaalanında beni rehber karşıladı ve hemen şehir turuna başladık.

Diğer Güneydoğu Asya ülkelerinde olduğu gibi burada da en yoğun taşıma aracının bisiklet, motosiklet ve taşıma aracı haline getirilmiş modifiye edilmiş triportörler (Tayland’daki ‘’Tuktuk’’ların benzeri) olduğu hemen göze çarpıyor.

Turumuzdaki ilk durak, Yogyakarta Sultanının sarayı (Keraton Palas) oldu. Endonezya'da resmi olarak kraliyet ailesi yok ama birçok sultan ve şehzade var olmaya devam ediyormuş. 1980’lerden sonra iyice azalmışlar. Ama özellikle Yogyakartalılar saltanatı önemsiyorlarmış. Sultanlar, Hollanda sömürge döneminden önce ve sırasında yerel bölgeleri yönetmiş. Yogyakarta Sultanlığı Endonezya Cumhuriyeti'nin Yogyakarta Özel Bölgesi'nde bulunan bir Cava monarşisi.

Aslında Yogyakarta, Endonezya topraklarında 1755'ten beri bir devlet olarak var olmuş. Saltanat, 1825-1830 Java savaşı sırasında askeri operasyonların ana sahnesi haline gelmiş ve topraklarının önemli bir kısmı Hollandalılar tarafından ilhak edilmiş. 1950'de bir Özel Bölge olarak Endonezya'nın bir parçası olmuş. Yogyakarta Sultanının kalıtsal unvanı, tören ayrıcalıkları yasal olarak güvence altına alınmış. 2012'de Endonezya Hükümeti, Yogyakarta Sultanı'nı Yogyakarta Özel Bölgesi'nin kalıtsal Valisi, olarak resmen tanımış. Yogyakarta Özel Bölgesi, Yogyakarta Sultanlığı ve Pakualam Prensliği olarak ikiye ayrılmış.

Endonezya'daki diğer bölge başkanlarından farklı olarak, Yogyakarta Özel Bölgesi valisi, görev süresine veya atanma şartlarına ve usulüne bağlı olmama ayrıcalığına ilişkin özel statüye sahip. Görevlerini yerine getirirken ise aynı yetki ve sorumluluklara sahipler. Yogyakarta saraylarındaki kutsal nesnelerin yabancılar tarafından görülmesine izin verilmiyor. Bu nedenle sarayı gezmeye izin yoktu. O yüzden, sadece bahçe kısımlarında dolaşabildik.

Hemen her ülkede turist rehberleri gezdirdikleri turistleri, çeşitli dükkân ve/veya imalathanelere götürür ve bu işletme sahiplerinden, getirdikleri turistler veya turistlerin yaptığı harcama üzerinden komisyon alırlar. Hiçbir şey satın almaya niyetiniz olmasa da, biraz zaman kaybı gibi gözükmekle birlikte, yine de bu deneyimi yaşayıp oraları görürseniz enteresan şeylerle karşılaşabilirsiniz diye düşünüyorum. Bu nedenle, baştan reddetmek yerine gidilen yere hızlıca bakıp, ilginizi çekmiyorsa ayrılmak istediğinizi söylemekte fayda var diye düşünüyorum. Bizim rehberde aynı şekilde bizi, muhtemelen anlaşmalı olduğu mahalli bir restorandan sonra, turistik hediyelikleri göstermek için Batik kumaşların hazırlandığı bir atölyeye ve gümüş mağazasına götürdü. Restoran, enteresan şekilde dekore edilmişti.

Restorandan fotoğraflar aşağıda.

Yolda, orijini Endonezya olan değişik bir ekvatoral meyvenin satıldığını gördüm. Adı salak meyvesi (salak fruit - İngilizcesi snake fruit). İngilizcede yılan meyvesi denilmesinin sebebi, meyvenin kabuğunun yılan derisi gibi pulumsu olması. Meyveden yeme şansım olmadı ama içinin baldan daha tatlı, ananas gibi ekşi ve inanılmaz derecede sulu olduğunu öğrendim. Palmiye ağacında yetişiyormuş. Fazla yenirse ciddi kabızlığa yol açıyormuş.


Daha sonra Prambanan tapınağına gittik. Prambanan tapınağı, uzaktan bakıldığında Kamboçya’daki Angkor Wat tapınağını andırıyor ama burada, Angkor Wat’tan farklı olarak, taşlar üzerine insan kafaları şekillendirilmemiş. Endonezya’nın en büyük Hindu tapınak kompleksi. İçerisindeki 3 ana tapınak, Hinduların en önemli tanrılarından Shiva, Vishnu ve Brahma’ya adanmış ve onların sembolleri ile donatılmış. Prambanan tapınak sahasında onlarca tapınak var.

Bizim ziyaretimizden 2 sene önce, 2006’da 5,8 büyüklüğündeki bir deprem sonucunda tapınağın birçok bölümü ciddi hasar görmüş. Bu nedenle bizim gezdiğimiz dönemde yoğun bir şekilde onarım çalışması yapıldığından, birçok yer uyarı levhaları ve iplerle çevrilip girişe kapanmıştı.

Daha önce bahsettiğim gibi, Tapınak sahası içerisinde birçok tapınak var. Brahma Tapınağı bunlardan biri. Bir diğeri Shiva. Bir diğeri Vishnu.

Ertesi sabah, Endonezya’ya gelmemizin ana sebebi olan, meşhur Borobudur tapınağındaki gün doğumunu seyretmek üzere sabah saat 4’te hazırlandık, otelden ayrıldık ve saat 5’te, 40 Km uzaktaki tapınağa gidip beklemeye başladık. Karanlıktı ve Endonezya için serin sayılabilecek bir hava sıcaklığı vardı. Borobudur, muhteşem bir tapınak. 120 metre yüksekliğe kadar çıkan 6 kare ve 3 dairesel geniş platformdaki taş yapılardan oluşuyor. Rehberin verdiği bilgiye göre ne zaman ve ne için yapıldığı bilinmemekle birlikte M.S. 700 - 750 yıllarında inşa edildiği kabul ediliyor. Yakındaki Merapi volkanının küllerinin altında kalan tapınak senelerce halk tarafından unutulmuş, ancak 1814’te Singapur içinde çok önemli bir şahıs olan Sir Stamford Raffles tarafından fark edilince, Hollandalılar tarafından ciddi bir temizlik ve restorasyon çalışması sonucunda ortaya çıkarılmış. Dünyadaki tek parça en büyük Budist tapınağı olarak kabul ediliyormuş. Kamboçya’daki Angkor Wat gibi tapınaklar külliyesi değil ama burada da binlerce taş, üzerleri oymalı, rölyefli veya düz, üst üste konularak, yüzlerce basamaklarla çıkılabilen piramitimsi yapılar inşa edilmiş.

Angkor Wat’tan farklı olarak, ‘’Stupa’’ denilen, yüzeylerindeki deliklerden içi gözüken, büyük taş kubbelerin içine konulmuş 504 adet buda heykeli var. Stupaların yapılış biçimleri ve taş işçiliği, insanı hayrete düşürüyor. Taşlar, tek tek kavisli olarak hazırlanıp, adeta fabrikasyon imalat şeklinde hazırlanıp, hatasız dizilerek, delikli kubbeler oluşturulmuş. Resimlere bakınca, ince işçilik ve detayı fark edebilirsiniz. Tapınak, çok bakımlı ve tertemiz. Kırık, dökük hiçbir şey yok. Yapıldığı ilk gün geziyormuşsunuz hissini veriyor. Yaşam yerlerinin kirinden, gürültüsünde uzak bu atmosferde, adeta içinize çektiğiniz havanın da diğer yerlerden farklı olduğunu düşünüyorsunuz. Her yer taş. Alacakaranlığın içerisinde, taş heykellerin, yapıların arasında herkes gün doğumunu izlemek için kendine en uygun yeri saptamaya çalışıyor. Bu arada, Budist rahiplerden bir grup, ortadaki heykellerin etrafında tavaf edip, şarkılar söylüyordu. Alacakaranlıkta, ruhani bir atmosfer yarattılar. Bu alacakaranlığın içinde tek gözüken, karşımızdaki tepesi tüten Merapi volkanıydı. Yavaş, yavaş karşıdaki volkanın tepesinden görünen güneş, hem etrafı daha iyi görebilmemizi sağladı, hem de içimizi ısıttı. Bol bol fotoğraf çektik.

Borobudur’dan çıktıktan sonra, civarındaki ufak Mendut ve Plaosan tapınaklarını ziyaret ettik. Borobudur’dan sonra, onlar, kayda değer olmuyor tabii ki. Onlardan da bazı fotoğraflar vereyim.

İletişim