ÇİN GEZİ NOTLARI 8 – 12 Nisan 2009

Çin’e gitme arzumu coşturan, Singapur’daki Sun Yat Sen müzesini gezmem oldu. Sun Yat Sen, modern Çin’in kurucusu ve babası olarak kabul ediliyor. Singapur’a 8 kez gelmiş ve bugün müze olarak kullanılan binada ikamet etmiş. İmparatorluğun düşmesinden sonra, Çin’in ilk başkanı olmuş. İleride, müzeyle ilgili fotoğraflar göreceksiniz.

Gezi notlarına başlamadan önce, Çin’i biraz tanımak lazım. Aşağıda vereceğim genel bilgiler, internet ve rehberlerimiz kaynaklıdır. Çin, dünyadaki en eski uygarlıklardan biri. Ayrıca 9,5 milyon metrekare devasa arazisi (Türkiye’nin 12 katından fazla) ve 1,5 milyara yakın nüfusu (Türkiye’nin 17 katından fazla) ile göz ardı edilemeyecek bir dev.

Çin tarihindeki ilk merkezi devlet olan Qin (Çin olarak okunuyor) Hanedanı, ilk imparator Qin Shi Huang tarafından M.Ö. 221’de kurulmuş. Qin Shi Huang, ülkenin topraklarının imparatorun çocukları tarafından paylaşılması sistemini kaldırarak il ve ilçe sistemi uygulayıp, farklı beylikler tarafından kullanılan farklı para ve ölçü sistemlerini birleştirip, ulusal yazıyı oluşturmuş. Farklı beylikler tarafından daha önce yapılan duvarları birleştirerek, 5000 kilometrelik meşhur Çin seddini oluşturmuş.

Bugün turistler için ‘’mutlaka görülmeli’’ eserlerden diğeri de, kendisi için yaptırdığı, Xi’an (Şian) kentinde, bugün Dünya Mirasları Listesi’nde yer alan, yeraltına gömülü Toprak Heykel Ordusunu (Terra Cotta Wariers – Pişmiş seramikten, toprak askerler) barındıran Qin Mezarı (bu konudan ileride bahsedeceğim). Daha sonraki Han hanedanının başkenti bugünkü Xi’an şehriydi. Han hanedanı zamanında Xian’dan doğu Akdenize ulaşan İpek yolu devreye girdi. Han hanedanından sonra, iç savaşlardan dolayı bölünmeler oldu ve muhtelif hanedanlar kısa süreli olarak yönetimi ellerine geçirdi. 618 yılında kurulan Tang hanedanı, 10 yıl süren askeri zaferlerle Çin’i yeniden birleştirdi, 907 yılına kadar yönetti. Tang imparatoru isyanlarla tahttan indirildikten sonra, yine muhtelif hanedanlar ülkeyi yönetti. 13. yüzyılın başlarında Cengiz Han ve Moğollar Çin’i ele geçirip Yuan Hanedanlığını kurdu. Moğollara karşı yapılan isyan sonucunda, Çin medeniyetinin altın çağı olan Ming Hanedanlığı kuruldu.

1644’te ise, isyancılar Pekin’i ele geçirerek hanedanlığa son verip, Çin’in sınırlarını genişletmeyi başaran Qing Hanedanlığını kurdu. Qing Hanedanı zamanında yönetim Mançu ve Çinliler arasında paylaşıldı. Yönetimde Mançular özel bir konuma sahipti. En üst düzey makamlarda çoğunlukla Mançular, yerel yönetimde ise Çinliler yer almaktaydı. Mançular zamanla dil ve kültür olarak Çinlileştiler. Çin'in zayıflamasıyla beraber Batılı devletler Çin'in içişlerine karışmaya başladılar, Çin’de tıbbi amaçlarla kullanılan afyonu Çin’e bolca yollayarak onları afyon bağımlısı haline getirdiler. Durumun vahametini gören yönetimin afyonu yasaklaması üzerine, 1839 da, gelirleri azalan İngiltere, Çin’le Afyon Savaşlarını başlattı. Yönetimdeki Qing hanedanının İngilizlerle iş birliğinden dolayı 3 yıl süren savaşı kaybeden Çin, İngiltere’nin koşullarını kabul etmek zorunda kaldı. Hong Kong ve Şangay dâhil 5 limanı İngiltere’ye bıraktı ve kapitülasyonlarla, neredeyse yarı sömürge oldu.

Başarısız imparatorluk yönetimine ve batılılara tepkiler gittikçe yoğunlaşınca, Ekim 1911'de Dr. Sun Yat-sen önderliğinde başlayan ayaklanma sonucunda, 12 Şubat 1912'de imparator tahtından indirildi ve cumhuriyet ilan edildi. Ancak, imparatorun hiçbir yetkisi kalmamasına rağmen imparatora dokunulmadı ve Yasak Şehir (Forbidden City) içinde yaşamasına izin verildi. Son imparator olan Pu Yi, henüz 2 yaşındayken imparator ilan edilmişti. Ancak, 1911 Devriminin olumlu sonuçları, bir müddet sonra ortadan kalktı ve ülke, zorba ve emperyalistlerle çalışan mahalli diktatörlerin egemenliğine geçti. Halk, sefalet içinde yaşamak zorunda bırakıldı. Sun Yat Sen’in 1925’te ölümünden sonra Çan Kay Şek başkan oldu ancak, partide oluşan 2 fraksiyon (komünistler ve antikomünistler) birbirleri ile savaşmaya başladı. Komünistlerin liderliğini Mao Zedung yapıyordu. Bu ayrışım daha sonra ülkenin Çin Halk Cumhuriyeti ve Milliyetçi Çin olarak ikiye ayrılmasıyla sonuçlandı.

1917 Sovyet Bolşevik Ekim Devrimi’nin başarısından sonra Marksizm Çin’e ulaştı. 1921’de Marksist Leninist Çin Komünist Partisi’nin ideolojisi ve kadroları hazırlandı ve Çin Komünist Partisinin önderliğinde 28 yıllık uzun bir mücadele başladı. Tayvan’a kaçan Çan Kay Şek orada Milliyetçi Çin olarak kendi cumhuriyetini kurdu. 1970’li yıllara kadar Milliyetçi Çin, dünyadaki ve Birleşmiş Milletlerdeki Çin temsilcisi olarak kabul edildi. Daha sonra yavaş yavaş dünya ülkeleri Çin Halk Cumhuriyeti’ni Çin’in tek temsilcisi olarak kabul ettiler ve artık Çin denince biz sadece Çin Halk Cumhuriyeti’ni anlıyoruz. Milliyetçi Çin ise artık Tayvan olarak ayrı bir devlet muamelesi görüyor.

Milliyetçi ve komünistler arasındaki savaştan bahsederken, Çin tarihinde çok önemli yer tutan 3 kız kardeşten bahsetmemek olmaz. Soong Sisters (Soong kardeşler), çok zengin bir Çinli iş adamı Charlie Soong’un 3 güzel ve akıllı kızı. Babaları onları Amerika’da en iyi okullarda okutarak bilgili, başarılı ve özgüvenli insanlar olarak yetiştirmeyi başarmış. En küçük kardeş May Ling Soong, Çan Kay Şek’in karısı. Başkan eşi olarak, 2. Dünya savaşındaki Japon işgali sırasında, Roosevelt’lere olan yakınlığı dolayısıyla, Amerika’nın yardımını istemiş. Devrimden sonra kocası ile birlikte Tayvan’a kaçıp orada Milliyetçi Çin başkan eşi olarak yaşayıp ölmüş. Ortanca kardeş Ching Ling Soong ise kendisinden 20 yaş büyük olan Sun Yat Sen’in önce asistanı sonra karısı olmuş. Ölene kadar Sun Yat Sen’in yanında olmasına ilaveten, Sun Yat Sen’in ölümünden sonra da Komünist Partide kalıp, politika ile uğraşarak ülkenin birliği için çalışmış ve Çinlilerin gözünde Çin’in Anası olarak özel bir yer edinmiş. Ölümüne kadar Çin’de yaşamış En büyük kardeş Ai Ling Soong ise Çin’in en zengin adamıyla ( bilahare Maliye Bakanlığı da yapmış) evlenip, Çin tarihindeki muhtelif olaylarda, kocasının kuvvetini kullanarak etkili olmuş. Devrimden sonra Hongkok’ta yaşamış. Bu kız kardeşler hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenlere, The Soong Sisters isimli filmi seyretmelerini öneririm.

1927-1937 arasında çiftçi devrimi ve 1937-1945 arasında Japonya’ya karşı Direniş Savaşı yaşanmış. 1945-1949 arasında batı yanlısı, milliyetçi Chiang Kai Shek’e karşı kazanılan zaferle, Tayvan ve birkaç ada dışında bütün Çin toprakları birleştirilerek, 1949 da Mao Zedong’un başkanlığını yaptığı bir Merkez Halk Hükümet Konseyi oluşturulmuş ve başkan Mao Zedong, Çin Halk Cumhuriyeti’nin resmen kurulduğunu ilan etmiş. Tayvan’a kaçan Çan Kay Şek, orada Tayvan Milliyetçi Çin devletini kurdu. 1966’dan 1976’ya kadar süren kültür devrimi ülkeyi tamamen değiştirdi. 1976’da Mao’nun ölümünden sonra Kültür Devrimi sona erdi. Kültür devriminden sonra, Çin tarihinde yeni bir dönem başladı. 1977’de Deng Xiao Ping (Deng Şia Ping), kültür devrimi sırasında uzaklaştırıldığı bütün Parti ve hükümet görevlerine iade edildi. 1979’dan sonra Çin, bir reform ve dış dünyaya açılma politikasını uyguladı, modernleşmeye öncelik verildi. Ben gezerken, Çin’deki bu büyük ve inanılmaz değişimi gözlerimle gördüm.

Şimdi gelelim Çin gezimize: Çin ziyaretimi yapalı çok zaman geçtiği için, her şeyi hatırlama şansım olmamasına karşın, elimdeki notlardan ve fotoğraflardan yola çıkarak, gezdiğim yerleri olabildiğince anlatmaya çalışacağım. Verdiğim bilgiler, gezdiğim döneme ait olup, aradan geçen zaman içerisinde birçok değişiklik olmuş olması çok mümkündür. Lütfen notları bu gözle okuyun.

Sabah erkenden, Singapur’dan Pekin’e uçakla geldik. Havaalanında rehberimiz karşıladı bizi ve hemen turumuza başladık. İlk önce Cennet Tapınağını (Temple of Heaven) gezdik. Cennet Tapınağı, Ming ve Qing hanedanlarının tapınak olarak kullandığı yer. 2,7 kilometrekare gibi çok büyük bir alana sahip. Zaten, Çin de, tapınakları da, parkları da, binaları da alışageldiğinizin çok üstünde büyüklüklerde görüyorsunuz. İnsan kalabalığı da aynı şekilde. Tapınak içerisindeki binalardaki ahşap oyma işçiliğine, geniş parklarına ve yollarındaki güzelliklere şaşıracaksınız. Tapınağın bahçelerinde, geniş yollarında dans eden, grup olarak sabah sporlarını yapan, yaşlı - genç onlarca insanı görmek, beni kıskandırdı. Dans edenlerin her biri ayrı cinsten müzikle dans ediyorlardı. Göbek dansı yapan grup bile vardı. Batı müziği çalanda var, Çin müziği çalanda. Hızlı müzikle dans edenlerde var, yavaş müzikle dans edenler de, tekli grup olarak dans eden de var ikişer ikişer dans edende. Kadın kadına dans edende var, erkek kadın dans edende. Buna benzer olaya daha önce bir kere, Özbekistan’da Novai kentinde, Rus kökenli vatandaşların, şehir bandosu eşliğinde, şehir meydanında yaptıkları danslarını seyrettiğim zaman şahit olmuştum. Ama buradaki insan sayısı çok daha fazlaydı. Parkın girişinden bir fotoğraf.

Daha sonra meşhur Tiananmen meydanına geldik. Tiananmen, dünyanın en büyük meydanı olarak biliniyor. Tiananmen meydanının 440 bin metrekare olduğu ve bir milyon insan alabileceği söylendi. Tiananmen meydanının bir ucunda, Yasak Şehir’e giriş kapısı bulunuyor. Yasak Şehrin duvarında, Mao’nun kocaman bir resmi asılı.

Nisan ayında olmamıza ve havanın çok güzel olmasına karşın, sadece araçlardan çıkan egzozlardan dolayı ciddi bir hava kirliliği vardı. Böylece, Pekin’in meşhur hava kirliliğini açıkça gördük, hissettik. Kendinizi, adeta bir sis tabakası içindeymişsiniz gibi hissediyordunuz. Ancak, buna rağmen hava kirliliği kokusu insanı rahatsız edecek boyutta değildi. Maskeli insanlara da pek rastlamadık. Japonya’da olsa, herkes maskeli olurdu.

Ve 720 bin metrekarelik Yasak Şehir’e giriyoruz.

Yasak Şehir denmesinin sebebi; imparatorluk zamanında, imparatorun izni dışında (çalışanlar, hanedandan olan kişiler ve misafirler) kimsenin buraya girememesi. İşin ilginci, imparator da Yasak Şehir’den dışarı çıkmazmış. Dolayısıyla halkı hanedandan ayıran duvarların içinde bambaşka bir dünyada yaşarmış. Yasak Şehir; bir şehir, bir ülke gibi. İçerisi, binalar, meydanlar, parklar, bahçelerle dolu. Her tarafını gezmek mümkün değil. Sadece turistlere gösterilen, kapıya yakın olan taraftaki yerleri ve Palas Müzesini gezebilirsiniz. Son İmparator filmini seyredenler, imparatorun yaşadığı ve şimdi müze olan sarayı hatırlayacaklar.

Yasak şehirden çıktıktan sonra, bir Çin lokantasında, Çin yemeklerinden yedik. Singapur’da yediğimiz Çin yemeklerinden pek farklı değildi. Lezzetli olduklarını söyleyebilirim.

Yemekten sonra, 2,9 kilometrekarelik alanı kapsayan Yaz Sarayı’na gidildi. Bu alanın dörtte üçünü kaplayan bir göl var ortasında. Gölün etrafında, Çin peyzajıyla bezenmiş bahçeleri ve Çin eserlerini seyredebilirsiniz.


Akşam yemeğinden sonra, Xi’an(Şian) a gitmek üzere tren istasyonuna getirildik. Panolarda hangi trenin hangi perondan kalkacağı yazıyordu. İstasyon çok büyük ve çok kalabalık ama büyük panoları izleyerek, hiç zorluk çekmeden peronumuzu ve trenimizi bulup, bekleme salonunda bekledikten sonra trenimize bindik. Bizim yataklı trenler gibi, her kompartımanda 4 yatak yeri var. Ama parasını verince, lüks olarak bilet alıp, kompartımanı tek kişi kapatabiliyorsun.

Tren, bizim yataklı trenlerimiz gibi ama aynı zamanda yarı hızlı tren. 1084 kilometreyi 14 saatte tamamladık.


Sabah erkenden Xi’an’a inince, istasyonda beni yeni rehber karşıladı ve hemen turumuza başladık. Bu arada, hem Pekin’deki, hem Şian’daki rehberlerin hem İngilizcelerinden, hem de bilgilerinden çok memnun kaldığımı söylemeliyim. Zira Singapur’da, İngilizcelerini anlamakta çok zorluk çektiğim birçok Çinli meslektaşım vardı.

Xi’an, Çin’in en eski yerleşim merkezlerinden, eski başkentlerinden ve Terracotta Askerleri ile ünlü bir şehir. Zaten buraya gelmemin asıl amacı da dünyaca ünlü Terracotta askerlerini görmekti. İlk önce, istasyonun yakınındaki tarihi şehir surlarına çıktık. Bu surlar, aslında Çin seddinin bir parçasıymış. Üzerinde gözetleme kuleleri var. Bizim alışık olduğumuz kale surlarından çok daha geniş. Surun genişliği 15 metreden fazla.

Surlardan sonra, İslam caddesi ve o bölgedeki Büyük Cami’ye gittik. İslam caddesi, bizim Pazar yerlerimizi andırıyor. İnsan kalabalığı, yola taşmış dükkânların, tezgâhlarını açmış sokak satıcılarının arasında dolaşıyor, alışveriş yapıyor.

Satıcıların Müslüman ağırlıklı oldukları hemen belli oluyor. Satıcı bayanların çoğunun başı kapalı ama başı açık kadınların sayısı da az değil. Erkekler genelde beyaz başlık takmış. Tezgâh ve dükkânlarda yiyecek, içecek, turistik eşya, giyim eşyası, çanta, ayakkabı, ne ararsan var. Ayrıca onlarca uçurtma satıcısı var sokaklarda. Uçurtmalar çok güzel bir ambalajla, kolayca taşınabilecek şekilde paketlenmiş. Birçoğu Türklerin hiç görmediği tipten, değişik, kaliteli ve çok albenili uçurtmalar, çok akıllıca bükülerek paketlenmiş vaziyette satışa hazır. Torunum için 4 tane uçurtma almadan duramadım.

Satıcılar genelde ambalajlanmış uçurtmaları yere sermişler, arkasında otuyorlar ama bazı insanlarda aynı bölgede, aldıkları uçurtmaları uçuruyorlar. Başını kaldırıp göğe baktığın zaman, çevrede uçuşan onlarca, çok uzun kuyruklu uçurtma görebiliyorsun. O gün şansımıza rüzgâr olduğundan mı böyleydi yoksa her zaman mı böyle bilmiyorum.

Öğle yemeğinden sonra, şehrin en turistik yerlerinden biri olan Çan Kulesi (Bell Tower) ile Davul Kulesine (Drum Tower) çıktık. Çinliler açısından çan ve davul, eski devirlerde esas olarak haberleşmek için kullanılan enstrümanlar. Ancak bunun yanında hem davul, hem çan, bütün Budistler için, bugün bile müziklerinde kullanılan ve ayrıca mistik değeri de olan enstrümanlar.

Bu iki yüksek kule, meydanın iki tarafında yer alıyor. Çan Kulesindeki çan, sabah güneş doğarken, Davul Kulesindeki davul ise akşam güneş batarken çalınırmış. Tek biletle her iki müzeyi de gezebiliyorsunuz. Kulelere tırmanınca, şehri yukarıdan gözleme şansını da bulursunuz. Oraya gitmişken mutlaka uğramakta fayda var. Üstelik bu kulelerde, belli aralıklarla müzikal gösteriler de yapılıyor. Ziyaretimiz sırasında, denk düştü ve Çan Kulesindeki müzikal gösteriyi izleme fırsatını da bulabildik. Bu gösteride, Çinli sanatçılar, geleneksel Çin müzik aletlerinin yanı sıra, müzedeki çanları da kullandılar, kısa konserlerinde. Kulelerdeki çanlar ve davullar, hem sayıları, hem büyüklükleriyle insanı etkiliyor. Değişik boyutlardaki davullar farklı amaçlarla çalınıyormuş. Davullarına yanında, amaçları hakkında, açıklayıcı bilgiler verilmiş. Üstelik davul ve çanlara vurarak seslerini dinleme şansınız da var. Elbette, büyük davula vurursanız dikkatli olmanızda fayda var. Şehri ayağa kaldırabilirsiniz.

Kulelerden sonra Tarih müzesine gidildi. Tarih müzesinde enteresan buluntular ve replikler vardı ancak, neden bilmem, bir gece kulübü kadar karanlıktı her yer, pek fotoğraf çekemedim.

İletişim