BREZİLYA GEZİ ve BİLGİ NOTLARI 2004 - 2006

Brezilya’da 2004 Ocak’tan 2007 Ocak’a kadar, tam 3 sene çalıştım ve yaşadım. Hâlâ ilişkim devam eden, güzel arkadaşlıklarım oldu. İş ilişkileri dışında, Brezilyalılarla iç içe, omuz omuza, her şeylerini paylaşarak yaşama, evlerine girebilme, aile toplantılarına ve özel günlerine katılabilme, konserlerini, gösterilerini izleme, dini törenlerini gözlemleyebilme ve onları yakından tanıma fırsatını buldum. Brezilya çok büyük bir ülke olduğundan 3 senede her yerini görmek elbette mümkün olmadı ama Brezilyalıları yakından tanıyınca, aramızdaki onca mesafeye karşın, enteresan bir şekilde, ne kadar çok benzerliklerimiz olduğunu fark ettim. Dolayısıyla, Gezi Notları olarak başladığım bu notları Gezi ve Bilgi Notları olarak değiştirdim. Anlatacaklarım ve vereceğim bilgiler, orada bulunduğum döneme ait olup, aradan geçen seneler içerisinde anlattıklarımın bazılarında değişiklik olmuş olması çok mümkündür. Yazılanları, lütfen bu gözle okuyun ve gitmeyi düşündüğünüz yerler için, gitmeden önce güncel araştırma yapın.

Brezilya’nın oldukça farklı ve anlamlı bir bayrağı var. Ana renkler, sarı, yeşil ve mavi. Bu nedenle, özellikle milli müsabakaları seyretmeye gidenler, sarı ve yeşil renkli giysiler giyerler.

Brezilya bayrağının üzerinde "Ordem e Progresso" yazıyor. Yani "Düzen ve İlerleme". Her ne kadar bayrağın ilk tasarımı, Portekiz’in Napolyon Bonapart tarafından işgal edilmesi üzerine Brezilya’ya gelen kraliyet ailesinin tekrar Portekiz’e dönmesinden sonra koloniyi yönetmek üzere görevlendirilen Portekiz kralının yeğeni Don Pedro’nun Portekiz'den bağımsız bir devlet ilan etmesi sonucunda tasarlanmışsa da, bugün, Brezilya bayrağının yeşil arka planının Amazon yağmur ormanlarını ve doğayı, sarının ülkedeki elmas gibi değerli madenleri gösterdiği kabul ediliyor. Bayrak üzerindeki 27 yıldız, 27 eyaleti temsil ediyor. Eyaletlerin 26’sı güney yarımkürede, 1 tanesi kuzey yarım kürede. O yüzden bir yıldız, pankart yazısının üst tarafında bulunuyor.


Brezilya, 8,5 milyon kilometrekare alanıyla, yüzölçümü açısından dünyanın beşinci, 211 milyondan fazla insanla, nüfus açısından dünyanın altıncı büyük ülkesi. Yani, Türkiye’nin 10 katından daha büyük bir alan üzerine oturuyor ve nüfusu da Türkiye’nin yaklaşık, 2,5 katı. Güney Amerika’nın en büyük ülkesi olduğu gibi, Ekvator ve Şili dışında bütün Güney Amerika kıtasındaki bütün ülkelerle (12 ülkenin 10’u) komşu durumunda. Bu da, bir ülke için az rastlanılabilir bir özellik. Ülkenin son ve şu andaki başkenti Brasilia. Ancak, eski başkenti Rio De Janeiro en meşhur turistik şehri. En büyük, önemli ve kalabalık şehri ise Sao Paulo. Birçok kişi, Brezilya’nın başkentini Rio veya Sao Paulo sanır. Brasilia ve Sao Paulo karşılaştırmasını Ankara ve İstanbul gibi düşünmekte fayda var. Birçok yabancının, İstanbul’u Türkiye’nin başkenti sanması gibi, çoğu yabancı, Brezilya’nın başkentinin Brasilia olduğunu bilmez bile. Ülkede Portekizce konuşulur (Güney Amerika’nın diğer tüm ülkeleri İspanyolca konuşurlar) ama Brezilya Portekizcesi, Portekiz Portekizcesinden farklıdır. Benim Türkiye’de Portekizceye çevirttiğim diplomamın tercümesini Brezilya’da, anlaşılmıyor diye kabul etmediler. Orada yeniden tercüme ettirmek zorunda kaldım. Para birimi Brezilya Realidir (Portekizce’de R harfi H olarak okunduğundan, Heal denir). Bozuk paralar ise Centavo(s) (Sentavos) dur. 1994’ten önce ise, para birimi olarak Cruzeiro (Kruzero), kullanılıyormuş.

rağmen görme fırsatı bulamadığım Amazon bölgesi, sahip olduğu geniş yağmur ormanları ile dünyadaki çevre koruma sivil organizasyonlarının yoğun ilgisini çekiyor ve Brezilyalıların buraları yeterince korunmadıklarına ilişkin şikayetlere yol açılıyor. Amazon Nehri, genişliği (en yağışlı zamanda 365 km, en kuru zamanda 11 km) ve taşıdığı su bakımından dünyanın en büyük, uzunluk (6500 km) bakımından da dünyanın ikinci nehri. Parana nehri de dünyanın 8. en uzun nehri olup (5000 km ye yakın) Paraguay, Uruguay, brezilya ve Brezilya’dan geçiyor ama 3000 km’den uzun kısmı Brezilya’da. Dünyanın en büyük şelalesi kabul edilen Iguazu Şelaleleri de brezilya, Paraguay ve Brezilya sınırlarının kesiştiği ortak noktada, Parana nehri üzerinde yer alıyor. Brezilya’da nehirler o kadar büyük ve çok ki, nehirlerin denize döküldüğü yerlerde, neresi deniz, neresi nehir anlamakta güçlük çekersiniz.

1500’de Portekizli gemiciler bugünkü Brezilya bölgesine ulaşınca, kıtanın yer altı kaynakları zenginliği, doğal örtüsü, kahve ve şeker kamışı gibi birçok önemli ürünün kolayca yetiştilebilmesi, ülkenin sömürgeleştirilmesinde büyük rol oynamış. Diğer taraftan, bu ürünlerin işlenebilmesi amacıyla yeterli iş gücü olmadığından, Afrika’dan milyonlarca köle getirilmiş. Bu da ayrı bir insanlık dramına yol açmış. Salvador körfezi, Portekizlilerin ilk yerleşim bölgelerinden biri olmuş. Bilahare Salvador, Portekiz’in Brezilya kolonisinin merkezi olup, Portekiz’in Lizbon’dan sonraki en önemli şehri haline gelmiş. Şeker kamışı ve tütün tarlalarında çalıştırılmak üzere getirilen milyonlarca Afrikalı kölenin Güney Amerika’daki dağıtım merkezi olmuş. Salvador, 1763 yılına kadar, hem Bahia eyaletinin hem de Brezilya kolonisinin başkenti olarak kalmış ve 1763’te hükümet merkezi, Salvador’dan Rio de Janeiro’ya taşınmış. Bugünün Salvador’unda, hâlâ, Brezilya’nın diğer bölgelerinden çok farklı olarak; yaşam tarzında, giyimde, sanat eserlerinde, dans ve müziğinde, ağırlığı hissedilen bir Afrika kültürü etkisini gözlemlersiniz. Diğer bölgelere göre, renkli insan sayısı da beyazlara göre çok daha yüksektir.

Salvador pazarlarındaki maskeler, Afrika’da olduğunuz izlenimini verir size. Geleneksel rengârenk Bahia kadın giysileri, tamamen Afrika tarzındadır. 1808’de, Napolyon orduları Lizbon’u ele geçirdiği dönemde, kraliyet ailesi Rio de Janeiro’ya taşınmış ve 1808’den 1820’ye kadar olan 12 senelik dönemde Rio, Portekiz krallığının başkenti olmuş. Bir ülkenin, kendi anayurt sınırları dışında bir başkente sahip olması pek görülen ve bilinen bir şey olmadığından, bunu özellikle belirtmek istedim. Ben, öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Napolyon'un Avrupa devletlerine yenilmesi üzerine Portekiz kralı, yeğeni Don Pedro'yu, Brezilya Genel Valisi olarak bırakıp Portekiz'e geri dönünce Brezilyalılar, Don Pedro'nun liderliğinde bağımsızlık hareketlerini başlatıp 1822'de Portekiz’den bağımsızlıklarını ilan etmişler. Brezilya 1889 yılına kadar krallıkla idare edildi. 1889'da kansız bir darbe ile krallık idaresi yıkılarak cumhuriyet idaresi kuruldu. 1914'te siyasi birliğini temin eden Brezilya, bütün dünya ülkeleri tarafından tanındı.

Brezilya’ya Ulaşım

Ben ilk gittiğimde İstanbul’dan Sao Paulo’ya direkt uçuş olmadığından, Avrupa üzerinden gitmek zorundaydım ama daha sonra doğrudan uçuşlar başladı. Uçuş süresi 13 – 14 saat. Brezilya çok büyük bir ülke olduğundan, ülke içerisinde de hava yolu, yaygın şekilde kullanılıyor. En bilinen uçak şirketleri TAM ve GOL. 2012’den sonra LAN şirketi TAM şirketini satın alarak LATAM isimli yeni bir şirket oluşturmuş. Son durumu bilmiyorum.

Ülke içinde çok fazla sayıda şehirlerarası uçak yolculuğu yaptım. En şaşırdığım şeylerden biri, pilotların uçuş sırasında pilot kabininin kapısını kapatmamasıydı. Aşağıdaki fotoğrafı dünyanın başka ülkelerinde pek kolay çekemezsiniz.

Yani Brezilya, terör korkusundan bu kadar uzak bir ülkeydi. Şehir içi taşımalarda Sao Paulo’da metro, otobüs ve taksi kullandım. Salvador ve Aracaju’da ise metro yoktu, otobüse de binmedim. Zira Salvador ve Aracaju’da şirket, bana araba tahsis etti. Bu sayede, birçok yeri gezip görebilme şansını da elde etmiş oldum.

İnanç

Brezilya’da en yaygın din, Katolik Hristiyan. Brezilya, dünyanın en kalabalık Katolik nüfusuna sahip ülkesi. Özellikle yoksul kesimin dini inançları çok kuvvetli olup, gelenek ve göreneklerine çok bağlılar. Özel dini günler, hâlâ eski ritüellere uygun olarak şaşırtıcı şekilde kutlanıyor. Özellikle yoksul bölgelerde inanılmaz sayıda, her mahallede, değişik gruplara (mezhep gibi görülebilir) bağlı kiliseler görürsünüz. Yoksul halk sürekli kiliseleri doldurur, her türlü dini törene katılır, yokluk içerisinde olmasına karşın kiliselere bağışta bulunur. Bazı modern kiliseler, insanı şaşırtacak ölçüde şatafatlı, aşırı zengin ve gösterişlidir. Dindar Brezilyalılar, aziz ve azizelere ithaf edilen birçok özel günlerde büyük törenler yapar, şarkılar ve danslar içerisinde sokaklarda yürür, kiliseleri, kiliselerin girişlerini ve kiliselere ait yolları yıkayıp temizlerler.

Özellikle Bahia bölgesindeki kilise törenleri, şarkılar söylenen, coşkulu törenler şeklinde olur. Diğer taraftan, benim gözlemlediğim kadarıyla, her ne kadar halkın büyük çoğunluğu Katolik olsa bile, gelir düzeyi daha yüksek ve eğitimli kesim, sürekli olarak kiliseye gitmez. Sadece özel bir nedenle kiliseye gittiklerinde, istavroz çıkartıp mum yakarlar ama hâlâ düğünlerini ve çocuklarının vaftiz törenlerini kiliselerde yaparlar. Benim ilişkide olduğum seviyedeki insanların, bu özel durumlar dışında pek kiliseye gitme adetleri olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim.

Siyaset

Brezilya da, bizim gibi senelerce askeri dikta yönetimi yaşamış bir ülke (1964 – 1985 arası). Son yıllarda ise temel olarak iki ana parti yarışıyor. İşçi partisi (PT) ve Sosyal demokrat Parti (PSDB). Brezilya’da kaldığım süre içerisinde bir genel seçim dönemi yaşadım. Propaganda döneminde beni en fazla şaşırtan şey şuydu: Partilerin taraftarları, ellerinde partilerin bayrakları, flamaları ile sokakları doldururlar. Bazı caddelerde, yolun bir tarafında bir partinin, öteki tarafında diğer parti taraftarlarının bağırdığını, şarkılar ve sloganlar söylediklerini, bayrak salladıklarını, karşıdan karşıya birbirlerine laf attıklarını birçok kez gördüm. Buna rağmen, bizimle kıyaslanamayacak bir hoşgörü hâkimdi insanlara. Hiç kavga döğüş görmedim. Üstelik çok yaygın içki içilmesine karşın, yollarda veya salonlarda, sarhoş insanlara da rastlamadım. Gerçi, sonraları bazı arkadaşlar, propaganda için yolun iki tarafına dizilen insanların bir kısmının bunu para için yaptıklarını, çoğunlukla aynı aileden veya mahalleden oldukları için olaya sadece profesyonelce yaklaştıklarını söyledi.

Futbol

Futbolsuz bir Brezilya düşünmek mümkün değil. Sahillerde, kilometrelerce uzanan plajlarda, tatil günlerinde ve hatta günün her saatinde, çıplak ayakla futbol oynayan çocukları, gençleri görebilmeniz mümkündür. 2006 Dünya Futbol Şampiyonasında Brezilya’daydım. Şampiyonadan 1 ay önce her tarafı sardı heyecan. Arabalarda Brezilya bayrakları ile büyük konvoylar dolanırdı şehrin sokaklarında. Ben de arabama Brezilya bayrağı astım o dönemde. Önemli maçların olacağı günlerde, resmi olmamakla birlikte fiilen iş yerleri kapanır, herkes yollara çıkıp arabalarla slogan atarak, şarkı çalarak dolaşır, maç saatinde de maçı seyredecekleri yerlere kapanırlar. Maç saatine 1 saat kala bütün sokaklar boşalır, adeta sokağa çıkma yasağı havasında, sokaklarda kimseleri göremezsiniz. Brezilyalılar genelde maçları evlerinde tek başlarına izlemeyi sevmez. Herkes, arkadaşlarıyla beraber büyük ekranlı televizyonları olan kafelere, restoranlara doluşur, hem içki içip eğlenir hem arkadaşlarıyla, aileleriyle birlikte maçın heyecanını yaşarlar. Özellikle milli takım için, kadınlar dahil herkes aşırı şekilde fanatiktir. Sadece milli takımlarına değil, tuttukları futbol takımlarına da şaşırtıcı şekilde bağlanırlar. Brezilya futbol fanatikleri, birbirlerini iğneleyici şeyler söylemekten, şakalar yapmaktan geri kalmazlar. Buna rağmen, hoşgörü hakimdir. Değişik futbol takımlarını tutan arkadaşlarım sürekli birbirlerine takılır, iğnelerdi. Ama hiçbir zaman bu atışmalar ciddi boyuta taşınmaz ve daima hoşgörüyle karşılanırdı. Milli maç olmasa bile, taraftarı çok olan takımların önemli maçlarında da yukarıda anlattıklarıma benzer olaylara şahit olursunuz. Sokaklar boşalır, büyük ekranda maçı gösteren yerler dolar.

Bana tuhaf gelen bir şey vardı. Futbol takım taraftarları bizdeki gibi 3-4 büyük kulüple sınırlı değildir. Öyle ki, bazı iş arkadaşlarımın tuttukları takımlar 3. Ligde oynuyor ama zamanında Güney Amerika kupasını kazandığı için, hâlâ taraftarları onun en büyük takım olduğunu iddia ediyorlar. Benim çevremdekilerden gördüğüm kadarıyla en büyük taraftar kitlesi Flamengo, Palmeiras ve Sao Paulo’ya aitti ama dediğim gibi çok değişik kulüplerin taraftarları da 1. Ligde olsun, olmasın, takımlarını sıkı sıkı desteklerler. Maalesef o seneki dünya şampiyonasında Brezilya erkenden elendi ve ben Brezilya’nın şampiyonluk kutlama coşkusunu izleme şansından mahrum kaldım. Aşağıdaki fotoğraf, bu dünya kupası sırasında, bir lokal kafede içki içip maçı televizyondan seyredenlerin, Brezilya’nın bir atağı bertaraf ettiğinde yaşadıkları heyecanı gösteriyor. Aslında onların maç heyecanlarını görmek için fotoğraf değil, videolara bakmak lazım.

Ekonomi

Brezilya, sığır yetiştiriciliğinde, brezilya’le birlikte dünyanın en önde gelen ülkelerinden biri. Kırsal bölgede yolculuk yaparsanız, her tarafı ağaçlarla kaplı yollar, yemyeşil meralar üzerinde onlarca büyük çiftlik ve yüzlerce otlayan sığır görürsünüz. Şeker kamışı üretimi de çok yaygın. Yol kenarlarında, boyları, benim boyumun 2-3 katı kadar olan şeker kamışlarını gördüm. Brezilya’da şeker kamışından biyogaz üretimi de çok yaygın olduğundan, ciddi miktarda araç, biyogaz kullanıyor.

Değerli Taşlar

Değerli taşlar ve kıymetli madenler yönünden de çok çeşitli ve zengin bir ülke Brezilya. Brezilya’dan birçok değerli taşı, dekoratif amaçlı kullanmak veya hediye etmek üzere makul fiyatlara satın alabilirsiniz. Aynı taşların Türkiye’de oldukça yüksek fiyatlara satıldığını gördüm

Brezilya’nın milli petrol şirketi Petrobras, özellikle derin denizden petrol çıkartma konusunda, çok gelişmiş teknolojilere ve dünyada önemli bir yere sahip. Bunun dışında Brezilya’nın, genel anlamda gelişmiş bir endüstriye sahip olduğunu da söyleyebiliriz.

Yanda, benim Brezilya’dan aldığım taşlardan ufak bir kısmı görebilirsiniz.

Yiyecek – İçecek

Brezilya’da 3 temel yemek ailesi var. Deniz ürünleri, et ve Japon mutfağı. Deniz ürünleri satan lokantalarda muhteşem balıklar, karides (camarao - kamaron okunur), istakoz (lagosta), ufak yengeç (quarangejo - karangeju okunur) yiyebilirsiniz. Deniz ürünleriyle ilgili olarak, Brezilyalıların güveç içerisinde sunulan Moqueca (Mokeka) deniz ürünü çorbası, en yaygın ve sevilen deniz mahsulü yemeklerinden biridir. Moqueca, domates, soğan, sarımsak, misket limonu ve kişniş ile temel olarak karides ve balık parçalarıyla yapılıyor. Çok lezzetli ve doyurucu bir çorba.

Paskalya öncesindeki Kutsal hafta periyodunda, Bakalao (Cod fish) (Morina balığı) özellikle, dini bir inanç olarak tüketiliyor. Balıklar Portekiz’den getiriliyor ve yaygın olarak balık köftesi şeklinde servis ediliyor.

Aracaju gibi bölgelerde çok tüketilen deniz mahsullerinden biri ufak yengeçler. Karangejuları kırmak için yanında bir mermer parçası ve küçük tahta tokmak getirirler. Sofranızda tokmakla kırdığınız bölümlerin içlerini çıkartıp yer veya somurursunuz. Bazı restoranlara sırf karangeju yemek için gidilir.


Brezilya’da et deyince ise akla hemen Churrasqueria (Şuraskaria okunur) gelir. Birçok şuraskaria lokantasında, masalarda, aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz şekilde, gelen parçaların ineğin neresinden kesildiğini gösteren inek resimleri bulunur.

Ben o güne kadar hiç ilgilenmemiştim ama Brezilya’da öğrendim incik, boğum, bonfile, biftek, kontrafile, omuz, döş, gerdan, sokum gibi bölümlerden yenen etlerin lezzetinin farklı olduğunu. Şuraskaria restoranlarında genelde ödeme sabit fiyat (ne kadar yersen ye) olur ve bizim İnegöl köfteciler gibi, etler kömür veya odun ateşinde pişirilip müşterilere sürekli servis edilir. Servis sürekli olduğundan et servisi yapan garsonların (bunlara pasador denir) getirdiği değişik et parçalarından tıka basa, yersin. Pasadorların sana servis yapmalarını engellemen için, masalarda bir tarafı kırmızı, bir tarafı yeşil olan pullar, kartlar veya iki taraflı dönel aparatlar bulunur.


Et servisi yapan garsonlar ellerinde büyük şişlere takılmış et parçalarını ızgaradan alıp, masana getirip parça parça kesip tabağına koyarlar. Pasadora ‘’Yeter Artık!’’ demek istediğini belirtmek için yeşil tarafı, kırmızıya döndürmeniz lazım. Yoksa pasador, kırmızıyı görene kadar masana koca şişleri getirmeye devam eder. Bana en şaşırtıcı gelen şey; sen getirilen bölümden istemiyorum dersen, pasadorun, sanki sen daha fazla yersen daha fazla para kazanacakmış gibi, sana getirdiği parçanın ne kadar güzel ve lezzetli olduğunu anlatıp, seni, gelen eti alman için ikna etmeye çalışmasıydı. Bunu, adamların işlerini ne kadar severek yaptıklarını belirtmek için anlattım. Lezzetli eti sevenler için bulunmaz bir cennet sofrası şuraskaria restoranları. Sunumun sonuna doğru, sosis ve tavuk parçaları geliyor. En sonunda da şişte kızartılmış ananası, üzerine tarçın dökerek getiriyorlar. Gerçi bunun anlamı, hadi artık gidebilirsin demek değil. Eğer doymadıysan, bekleyip, yeni gelecek etlerle devam etmende hiçbir mahzur yok. Et ve barbekü severler için şuraska konusunda söyleyebileceğim tek şey; ‘’Tarif edilmez yaşanır’’.

Üçüncü olarak, Brezilya’da çok yaygın olarak bulunan bir başka yemek kültüründen, Japon lokantalarından bahsedeyim. Japonya’daki ekonomik sıkıntılardan dolayı, 1908 ‘de başlayan 10 - 15 senelik dönemde Brezilya’ya Japon mülteciler gelmeye başlamış. Burada, büyük ölçüde kendi kültürlerini korumakla birlikte, çoğu Brezilyalılarla karışmış. Benim olduğum dönemde, Brezilya’da en az 2 milyon Japon asıllı insanın yaşadığı söyleniyordu. Bunların çoğu, Brezilya’da ilk varış noktaları olan Sao Paulo’da olmakla birlikte, onların çocukları, torunları, ülkenin her yerine dağıldığından, Brezilya’nın her köşesinde Japon restoranları görmeniz mümkün. Bu lokantaların bazıları geleneksel Japon restoranı olmakla birlikte, Sao Paulo’daki Liberdade (Liberdage) dışındakilerin hemen hepsi suşi ve saşimi yiyebileceğiniz modern restoranlardır.

Sao Paulo’daki Liberdade bölgesi ise, adeta bir Japon şehri havasındadır. Oraya giderek, Japonya’ya gitmeden Japonya’yı tanıyabilirsiniz. Ben, çopstik kullanmasını da Brezilya’da öğrendim. Ben, işverenimin Japon şirketi olmasından dolayı, Japonya’yı Brezilya’da daha yakından tanıma şansını elde ettim. İlk gittiğimde, işler tam başlamadığından, müdürüm beni her akşam geleneksel Japon lokantalarına götürüp, geleneksel Japon yemeklerini tattırır, özelliklerini anlatırdı. Ondan öğrendiğim çok değerli notları tutup bilgisayarıma geçirmiştim ama bilgisayara giren bir virüs yüzünden bilgisayar temizlenince, hepsi silindi maalesef. Suşi (Sushi), Saşimi (Sashimi) restoranları genellikle, Brezilya et restoranlarından gelen alışkanlıkla, yiyebildiğin kadar ye, sabit fiyatlıdır. İstediğin kadar suşi + balık sabit bir fiyat, istediğin kadar saşimi + balık bir başka sabit fiyattır. Japon mutfağına aşina olmayanlar için açıklamamda fayda olabilir. Bizde daha yaygın olarak bilinen Suşi pirinçten yapılır ve içerisine balık parçası veya deniz ürünü konulur. Özü aynı olmakla birlikte, onlarca değişik ad ve görünümde suşi bulabilirsiniz. Suşi, bizim pilavda kullandığımız pirinçten farklı pirinçten, sirkeyle yapılır ama yerken sirke tadı almazsınız. Benim tercihim olan, taze çiğ balık olan Saşimi ise sırf balıketi olduğundan, suşiye göre daha pahalıdır. Çiğ balık olduğundan, sadece güvenilir restoranlarda yenilmesi gerekir ama zaten satıcıların bayat balık kullanması durumunda çok ağır sonuçlar ortaya çıkacağından, oto kontrol mekanizmasının önemli ölçüde işlediğini düşünüyorum. Ben senelerce, hem Güney Amerika’da hem Japonya’da yüzlerce kez saşimi yedim ve hiç bir sıkıntı yaşamadım. Brezilya’da değil ama Venezüella ve Japonya’da müdürlüğümü yapan Japon meslektaşım, sık sık balık ve Suşi – Saşimi partileri düzenler ve üstelik her şeyi kendi yapardı. Müdürüm, Suşiyi şöyle yapardı: Japonya’dan getirttiği özel suşi pirincini bolca yıkayıp kurular, elektrikli pirinç pişirme tenceresinde (Rice cooker) lapa olarak pişirirdi. Başka bir kapta pirinç sirkesi, tuz ve şekeri karıştırıp ısıtır, bunu pirinç lapasının üstüne dökerdi. Lapayı karıştırıp, yelpaze sallayarak soğuturdu. Genelde yelpazelemeyi ben yapardım. Güzel bir suşi oluşabilmesi için pirincin cinsi, pişme kıvamı ve katkı maddeleri ile soğutma işleminin doğru yapılması gerekiyor. Daha sonra, ‘’Nori’’ denilen yosun yapraklarının içine pirinçleri koyup, sigara böreği gibi kıvırıyor, ortasına Japon turpu, balık, karides, midye, kalamar gibi deniz ürünlerinden veya jülyen sebzelerden koyuyordu. Piyasadaki suşiler, çoğunlukla dıştaki yosun yaprağı olmaksızın, içerisine deniz ürünü konularak hazırlanıyor veya suşinin üzerine saşimi konuluyor. Suşi – saşimi sofrasında, senin için ufak bir yemek tabağı, bir çift çopstik, soya sosu, vasabiyi koyup soya sosuyla karıştırmak için fincan veya fincan tabağı gibi bir küçük kap, ‘’Gari (pickled ginger – yaprak şeklinde zencefil turşusu)’’ ve ‘’Vasabi (Japon turpunun acı olan kısmından yapılan, hardaldan daha kuvvetli bir tat)’’ bulunur. Elbette herkes farklı bir şekilde yiyebilir ama Japonların bana öğrettiği şekilde nasıl yenileneceğini anlatacağım: Ana tabağın yanında gelen küçük fincan veya tabağın içerisine çopstikle, bir parça vasabi koyar, üzerine soya sosu (soya sosu, mutlaka sofrada bulunur) döktükten sonra karıştırıp, sıvı bir bulamaç haline getirirsin. Çopstiklerle tuttuğun suşiyi, bu bulamaca, (vasabi miktarı, damak zevkine bağlı olarak ayarlanır) hafifçe dokundurup yersin. Vasabi yerken çok dikkatli olman lazım zira dozunu kaçırırsan burnundan alev fışkırır, ağzın değil ama burnun yanar. Nefes bile alamazsın.

Yediğiniz suşiden sonra, farklı bir çeşidi tatmak için, ağzınızı nötralize etmeniz amacıyla getirilen zencefil turşusundan bir parça yiyebilirsiniz. Saşimi ise, balığın (ton balığı, somon, çipura, vb.) derisiz fileto haline getirilmesinden sonra ince ve küçük şekilde ustalıkla kesilmesiyle yapılıyor. En önemli şey, balığın taze olması. Doğru kesilmesi ve balıkta hiç kılçık olmaması da elzem şartlardan. Bu nedenle sadece güvenilir yerlerde saşimi yemekte fayda var. Taze olmayan balıktan yapılan saşimi ciddi sorunlara yol açabilir. Bu yüzden saşimi ustaları özel eğitim alırlar. Saşiminin yeme biçimi de özü itibariyle suşiyle aynıdır.

Birçok restoranda, sofraya getirilip ortaya konan Suşi – saşimi tabağı, aşağıdaki fotoğraflarda olduğu gibi tahta bir gemicik üzerine özenle yerleştirilir. Bu gemicikler genelde tek kişi için değil, en az 2 kişilik olarak hazırlanır. Masadaki kalabalık arttıkça, gemiciğin ebadı da büyür ve içerisinde herkese yetecek kadar suşi ve/veya saşimi bulunur. İlk fotoğraftaki, kenarlarda gözüken yeşiller vasabi, kırmızı (çoğunlukla sarı veya beyaz olur) ise ginger turşusu.


Tabağını alıyorsun, açık büfeden, istediğin şeyden, istediğin kadar koyuyorsun tabağına (ister ekmek, ister pilav, ister balık, ister et, ister salata, fark etmez). Bütün tabakların dara ağırlığı sabittir. Kasada tartılıyor tabağın ve görülen ağırlık, tek birim fiyattan çarpılınca ortaya çıkan hesabını ödüyorsun. Muhtemelen bizde uygulanmayışının sebebi, bizde herkesin ete ve etli yemeklere hücum edip, ödeme dengesini bozacağı endişesinden kaynaklanır. Brezilya’da ise bütün tabakların dengeli bir şekilde doldurulduğunu görürsün. Kimse aç gözlülük etmez.

Halk arasındaki en yaygın yemek, siyah fasulye (barbunya fasulyesi de deniyor) (Fejioado - Fejado) ve pilav. Hele içerisine, bizim pek alışık olmadığımız, dananın kuyruğunun parçaları konunca daha da lezzetli oluyor. Birde bizim puf böreğine benzer Empanada denilen börekleri var. Bizimkilerden daha büyük ve içindekiler oldukça çeşitli. Et ve deniz mahsullü olanları daha yaygın. Özellikle Salvador bölgesindeki plajlarda çok yaygın satılıyor. Bahia’lı kadınlar, tekerlekli arabaların içerisindeki ocaklarda, yağda kızartıp satıyorlar. Lezzetli ama sağlık ve kilo açısından pek uygun olduğu söylenemez.

Brezilya’da en yaygın içilen içki bira olmakla birlikte, milli alkollü içki olarak Cachaça (Kaşasa okunuyor) kabul ediliyor. Kaşasa, 400 civarında, sert bir içki. Sek olarak shot olarak da içiliyorsa da, özellikle kadınlar için en yaygın hali Caipirinha (Kapirinya okunuyor) kokteylinde kullanılması. Kapirinya, kaşasa ile laym (Lime) yeşil limon parçalarının şeker ve buz ile birlikte Shaker’da sallanması yoluyla hazırlanıyor. İçimi kolay, güzel ve serin bir kokteyl oluyor. Eğer aynı kokteyli Kaşasa yerine Votka ile hazırlarsanız, buna Kapiroska deniyor.

Brezilya’da Koladan daha yaygın olarak satılan Guarana diye bir alkolsüz içki var. Bizdeki ayran kadar yaygın ve geleneksel. Bana anlattıklarına göre Mc Donalds, Brezilyalıların yoğun baskısından sonra, Brezilya’daki restoranlarında, kolaya ek olarak Guarana satılmasını kabul etmek zorunda kalmış. Guarana isimli tropik bir meyveden üretiliyor. İçindeki kafeinden dolayı uyarıcı etkisi var. Ben de bayılırım. Gidenlerin mutlaka tatmasını öneririm. Brezilyalılar şekeri çok severler. Taze sıkma meyve sularına bile şeker koyarlar. Yemek sonrası tatlı yemek, olmazsa olmazlarındandır. Açık büfeli restoranlarda, zengin bir tatlı bölümü vardır. Bir diğer yemek sektörü Pizza’dır. Birçok pizzacıda, sabit fiyata istediğin kadar pizza yiyebilirsin. Bu pizzacılarda aklına gelemeyecek çeşitlilikte pizzalar yiyebilirsin. Çikolatalı pizza dahi yedim. Bu lezzetli ve bol kalorili yemek alışkanlığına rağmen, geleneksel giysilerle dolaşan ve muhtemelen sürekli empanada yiyen kadınlar dışında aşırı kilolu Brezilyalılar azınlıktadır. Zaten, Brezilyalıların yaşlarını tahmin etmekte de çok güçlük çekersiniz. Olduklarından çok daha genç gösterirler. Sanırım sürekli danslı, hareketli yaşam tarzından dolayı kilo almazlar. Tahmin edebileceğiniz gibi, dansları çok hareketlidir. Dans etmeyi hem sever, hem de çok güzel dans ederler. Birde sporu hiç ihmal etmezler. Sabahları, bütün sahillerde ve yollarda, yüzlerce yürüyen ve koşan insan görürsünüz. Erkekler, sabahtan itibaren plajda futbol oynarlar. Zengin mahallelerdeki evlerde mutlaka yüzme havuzu vardır. Ancak, tuhaf bir alışkanlık olarak, havuza girenlerin, havuz içerisinde bir köşeden diğer köşeye yüzdüklerine hemen hemen hiç rastlamadım. Genel davranış biçimi; havuzun içine girenlerin, ellerine içkilerini alarak havuzun kenarında dikilip, arkadaşlarıyla sohbet etmesidir.

Sokaklarda taze Hindistan cevizi (coconut) suyunu içmek, o sıcak atmosferde serinlik veren, başka bir güzellik. Ben Türkiye’de Hindistan cevizini hep dış kabuğu soyulmuş ve kurutulmuş, tüylü yuvarlak haliyle gördüğümden, o kesilip içilen yeşil şeyin Hindistan cevizi olduğunu ancak bir iki ay sonra anlayabildim. Hindistan cevizi suyu satıcıları, büyük palaları ile Hindistan cevizinin kafa kısmını maharetle keserler, ucunda pipet sokacak büyüklükte ufak bir boşluk bırakıp, pipetle birlikte sana verirler. Hindistan cevizinin suyu, bekledikçe, içerisinde yenebilecek kıvamda beyaz bir süt oluşturur. (Zaten biz Türkiye’de, hindistan cevizinin içindeki bu sütün kalınlaşıp katılaşmış halini yeriz). Brezilya’da ise kuru hindistan cevizi pek satılmıyor. Herkes hindistan cevizi sütünü (suyunu) içiyor. Hindistan cevizinin suyunu içtikten sonra, içerisinde kalınlaşmış bir süt tabakası oluşmuşsa, bunun sıyrılıp yenmesi için, kaşık yerine, kabuğun bir parçasından, ustaca kesilen bir parça, satıcı tarafından kesilip size verilir. Suyunu içtiğin hindistan cevizinin içini sıyırmak istiyorsan, hindistan cevizini satıcıya verip ikiye ayırmasını istersin. Onun ikiye ayırdığı hindistan cevizinin içi, bu, kaşık gibi kullanacağın küçük parçayla güzelce sıyrılır. Eğer hindistan cevizi çok taze ise, içerisinde suyu dışında bir şey olmaz zaten. Aşağıdaki fotoğrafta, bir plajda, hindistan cevizi suyu içiyorum. Suyu bitirdikten sonra satıcı, hindistan cevizini parçalayıp bana veriyor ve ben, hindistan cevizinin iç çeperlerinde yavaş yavaş kalınlaşmaya başlayan tabakayı, satıcının bana verdiği küçük ve özel kaşık ile sıyırıp, hindistan cevizinin hakkını veriyorum.


Plajlarda, ellerindeki çanaktan bozma küçük ızgaraları sallayarak dolaşan satıcı çocuklar görürsünüz. Çocukların elindeki çanağın içerisinde, koz halinde odun kömürü vardır. Bu koz ateşinde, bir çubuğa geçirilmiş peyniri kızartır ve satarlar. Sattıkları; hellim peyniri gibi, kolay erimeyen ve elastik olan, değişik tatlı bir peynirdir. Bu peyniri Queijo de coalho (Keyju de koalo) olarak adlandırırlar. Plajda rasgelirseniz denemenizi tavsiye ederim.

İletişim